• ‘’En Çok Sevgi Duyduğun ve Kaybetmekten Korktuğun Ne ve Kim ise; TANRIN VE TAPINDIĞIN ODUR!’’__!!

    ‘’En Çok Sevgi Duyduğun ve Kaybetmekten Korktuğun Ne ve Kim ise; TANRIN VE TAPINDIĞIN ODUR!’’__!!

    28 Eylül 2016

     
    | Devamı


    ‘’En Çok Sevgi Duyduğun ve Kaybetmekten Korktuğun Ne ve Kim ise; TANRIN VE TAPINDIĞIN ODUR!’’


    İnancın ve vicdanın en önemli göstergesi; herkese ve her şeye şefkat, merhamet ve insan sevgisidir. İslam Dini de, insanlığın saadeti ve adalet düzeni için gönderilmiştir. Adalet ise, herkese hak ettiğini vermektir. Övgü ve ödül olsun, ceza ve kınama olsun, ancak müstahak olana layık ve gereklidir. Merhametsiz adalet de, adaletsiz merhamet de zarar vericidir. Yüce Yaratıcıdan daha merhametli veya Ondan daha adaletli olunamayacağına göre; sevgi ve nefretimizde ölçüsüz davranmak yanlıştır ve yersizdir.

    “Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek” imanın hem temeli hem alametidir.“Allah için sevmek” demek: en başta ve tam bir aşkla Allah’ı sevmek, Ona yönelmek, her şeyi Ondan bilip, Ondan beklemek; başkalarını ise Allah’a yakınlığı, Kur’an’a bağlılığı, Dinine, davasına ve insanlığa hizmeti ve yararlılığı ölçüsünde sevmek ve sahiplenmektir.

    Allah için buğz etmek ise:Allah’ın dinine ve müminlere düşmanlık gösteren, İslam diyarlarını işgal edip Müslümanlara zulüm ve zahmet eden, sapık Hıristiyanlar gibi emperyalist ve azgın Yahudiler gibi Siyonist emeller güden zalim ve kâfirleri… Ve yine Müslüman geçinip inançlarını yaşamalarına ve herkesin temel insan haklarını kullanmasına fırsat vermeyen, her türlü haksızlığı ve ahlaksızlığı işleyip teşvik eden kötü niyetli kimseleri hoş görmemek, destek vermemek ve böylelerini terk ve tenkit etmektir.

    Bakara Suresi: 165. ayeti:

    “(Buna rağmen) İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını (O’na) 'eş ve ortak' tutanlar (ve bazı kulları tanrı gibi kutsayanlar) vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi sevmektedir. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri (herkesten ve her şeyden) daha kuvvetli ve şiddetlidir. (Başkalarına Allah’tan daha çok sevgi ve saygı göstermekle) O zulmedenler (insanları Allah'tan üstün gören ve ilahi kanunların uygulanmasını engelleyen zalimler), azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi (ve görüp anlasalardı…)”buyurarak bizlerin bu konuda gayet dikkatli olmamızı istemektedir.

    Bu ayeti kerime:

    a) Başkalarını “Allah gibi” sevip yüceltmenin insanı şirke sürüklediğini,

    b) İnsanları, Allah için ve İslam’a yakınlığı ve insanlığa yararı ölçüsünde sevmek gerektiğini,

    c) Rütbesi ve yetkisi ne olursa olsun, bir insanı “Allah gibi” sevmenin hem kendi nefsimize, hem de haddinden ziyade övüp saygı gösterdiğimiz kişiye zulüm etmekle aynı manaya geldiğini,

    d) Böylelerinin sonunda çok pişman ve perişan bir duruma düşeceklerini ve yücelttikleri kişilerin aslında hiçbir şeye malik ve muktedir olmadıklarını öğreneceklerini,

    e) Sadık ve samimi müminlerin, en fazla ve büyük bir hazla sadece Allah’a muhabbet beslediklerini ve yüksek bir ciddiyet ve cesaretle Allah’ın ve İslam’ın gayretini çektiklerini beyan etmektedir.

    Hatta:

    “(Ey Resulûm!) De ki: Eğer (gerçekten) Allah'ı seviyorsanız (bu iddianızı ispat etmek üzere) Bana (sünnetime ve hayat sistemime) tabi (ve teslim) olunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlayıversin. Allah Ğafur ve Rahim’dir. (Hz. Peygamberimize “Allah’ı seviyorsanız O’nun Kitabına uyun” yerine “Bana tabi olun” buyrulması; Sünnete ittiba ve itaatin gereğini ve önemini göstermektedir.)”[1] ayeti kerimesinde Hz. Peygamber Efendimiz diliyle; sevginin, sadece Allah’a has kılınması, kendisine ise itaati emir buyurması oldukça ilginçtir ve ders vericidir. Çünkü Hz. Peygamberimize: “Deki, eğer Allah’ı seviyorsanız bunu ispat etmek üzere beni seviniz” yerine “Allah’ı seviyorsanız Bana tabi olunuz”şeklinde emrolunması, çok önemli ve hikmetli bir inceliktir.

    Sadece sevgi hususunda değil, korku konusunda da, en fazla ve gerçek anlamda sakınılacak ve kendisine sığınılacak olan Zat yine ve yalnız Rabbimizdir. Çünkü “Allah’tan korkar gibi başkalarından korkmak” bir nevi şirktir.

    “… Onlardan bir grup, Allah'tan korkar gibi hatta daha da şiddetli bir korkuyla insanlardan (düşmanlardan) korkuya kapılıp, 'Rabbimiz ne diye savaşı üzerimize farz kıldın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?' diye (itiraz etmektedir). De ki: 'Dünyanın metaı azdır, ahiret ise muttakiler için daha hayırlıdır…”[2] ayeti bu gerçeğe dikkatimizi çekmektedir.

    Evet, “Allah, kuluna (özellikle kendi yolunda olanlara) kâfi değil midir?”[3] O’nun rızasını ve taksimatını kâfi görmeyen irfansız ve insafsız adam, küfre ve nankörlüğe düşmez mi? Ey Allah’ın vadine ve kudretine itimat etmeyip, Siyonist ve emperyalist güçlerin himayesine girenler, şu kısa ve kusurludünya için, sonsuz ve kusursuz ahreti feda etmeye değer mi? Bütün küfür ve kötülüklerin kaynağı olan Şeytan’dan ve tüm şerli odaklardan bile korkmamız değil, sadece bunların hile ve hıyanetinden, Allah’a sığınmamız emredilmiştir.

    “Cemaat ve Tarikat Büyüklerini Tabulaştırmak, şirktir!”

    Bütün Müslümanları, tek istisnasız, birleştiren şey nedir?.. Hz. Peygambere iman etmek, onu sevmek, onu önder olarak kabul etmektir. Müslümanlık Tevhit dinidir. Tevhidi en güzel, en doğru, en mükemmel şekliyle öğreten kimdir?.. Hz. Peygamberdir. Dinlerarası diyalog taraftarları “Biz Müslümanlar ile Ehl-i Kitap arasında Allah’a iman konusunda ittifak vardır, ihtilâf yoktur...” diyorlar. Yanılıyorlar ve yanıltıyorlar... Hiç Tevhit ile Teslis bir olur mu?.. Ehl-i Kitap Hz. Muhammed’e iman etmediği için Allah’a inanç konusunda büyük yanlışlıklara düşmüştür. “Allah hem birdir, hem üçtür” diyecekler, “Hz. İsa Allah’ın oğludur” diyecekler ve sonra Allah’a inanç konusunda Müslümanlarla müttehit (birlikte) olacaklar. Böyle bir mantıksızlığa düşmek için herhalde diyalogcu olmak gerekir. Biz Müslümanlar Ehl-i Beyt’i, Ashab-ı Kiramı, Selef-i Sâlihîni, Müçtehit İmamları, Sâdat-ı Kiramı, her asırda gelmiş olan Müceddidleri; ulemâyı, şeyhleri, mürşitleri çok severiz, onlara çok hürmet ederiz... Lâkin onları asla erbab (rabler) haline getirip putlaştırma yoluna gitmeyiz. Böyle bir şeyin İslâm’a, Kur’ân’a, sünnete, Tevhide aykırı olduğunu biliriz.

    Zamanımızda öyle dengesiz kimseler görüyoruz ki; Allah’a dil uzatılınca, Peygambere hakarete kalkışılınca, İslâm mukaddesatına saldırılınca tepki göstermiyorlar; ama erbab haline getirdikleri (yani putlaştırdıkları) Hazretlerine ilişince, ortalığı velveleye veriyorlar. Böyleleri ne biçim Müslüman’dır?.. Sevmenin, bağlı olmanın, saygı göstermenin de ölçüleri, dereceleri, hiyerarşisi vardır. Beşerî planda en yüksekte olan Hz. Peygamberdir. Ondan sonra derece derece diğerleri gelir.

    Ashab-ı Kiram’ın hepsi muhteremdir ama onların da mertebeleri vardır. Mesela Bedir Savaşı’na iştirak etmiş olanlar ilk sırada yer alır ve farklıdır. Ağabeylerini ve Şeyh Efendilerini erbab edinenlere sorsanız “biz öyle yapmıyoruz” derler; ama hallerine, tavır ve hareketlerine bakılınca bazılarının kendi Hazretlerini neredeyse Peygamberin üzerinde gördükleri anlaşılacaktır. Gerçek İslâm büyükleri, kendilerine bağlı olan müminleri böyle bir dengesizlikten, sapıklıktan, aşırılıktan korumuşlardır.

    Olgun ve gerçek bir Müslüman BÜTÜN büyüklere sevgi besler, saygı gösterir. Bir Nakşi, Abdulkadir Geylani, Ahmed er-Rufaî, Celaleddin Rumî ve diğer tarikat pîrlerini de çok sevecek onlara çok hürmet edecektir. Müslümanlar, kendileri hangi mezhepten olurlarsa olsunlar, diğer hak mezheplerin müçtehitlerine sevgi ve saygı besleyecektir. Zamanımızda bir cemaat neredeyse bütün Müslümanları kendi bünyesi içine sokmak için uğraşıp duruyor. Bu çok yanlış bir metottur. Ümmet bir bütündür. O bütün, kendisini oluşturan parçalardan birinin içine sığdırılamaz, böyle bir şey akla, mantığa, hikmete aykırıdır.

    Tarikatlara ve cemaatlere rast gele adam doldurulamaz. Meyli ve marifeti olanlar seçilerek alınır. Zamanımızda birtakım cemaatçiler, tarikatçılar bulanık sulara ağ atıyorlar kimi yakalarlarsa cemaate ya da tarikata sokuyorlar. Çok yanlış... Bu yüzden cemaatler ve tarikatlar kirleniyor, dejenere oluyor. Tarikata genel davet yapılmaz. Genel davet İmana, İslâm’a, Kur’an’a, İslâm Ahlâkına, Ümmete (Cihat ve tebligat teşkilatına) yapılır. Bu saydıklarım Müslümanların temel ve müşterek değerleridir. Bazı guruplarda şöyle bir hava görülüyor: Bütün Müslümanlar bozuldu, hakikat yolda sadece biz kaldık. Bu da yanlıştır... Zamanımızda Müslümanlar arasındaki yozlaşmanın çoğaldığı, inkâr edilemez üzücü bir gerçektir. Lâkin “herkes bozuldu, yalnız biz hak yoldayız” kuruntusu başka bir sapıklıktır.

    İtikadı sağlam olan, masonlar ve münafıklarla dost olmaktan sakınan, namazı dosdoğru kılan, Allah’tan korkan, büyük günahlardan uzak duran, Peygamber Efendimiz’in sünnetine sarılan, İslâm ahlâkı ile ziynetlenmiş olan, dünya imtihanında başarılı olan herkes Hak yoldadır. “Bizim Hazretimizin eşi dengi bulunmaz! O hiç yanılmaz... O hiç tartışılmaz... Onu tenkit eden zındık olur, felah bulamaz! Bütün hayır ve hizmet paraları bize verilmezse makbul olmaz!” Böyle lâfların ve sloganların hayrı yoktur ve haddi aşmaktır. Ve hele zalim ve İslam düşmanı ABD’nin, hain ve Siyonist Yahudi Lobilerinin kucağına oturup, saf Müslümanları da şeytanın tuzağına çekmeye çalışan; Amerikan’ın Irak, Filistin ve Afganistan işgalini ve vahşetini kınamak bir taraf onları Dünya Gemisinin kaptanlığına layık bulan kişilerin mayası karışık, kafası kiralık ve perde arkası karanlıktır.

    Müslümanlar Allah’ı överler, O’na hamd ve senâ ederler. Bütün övgüleri, hamdleri O’na yöneltirler. Müslümanlar Hz. Peygambere salât ve selâm getiriler. Ashab-ı Kiram için “Allah Onlardan razı olsun” derler. Gelmiş geçmiş ulemâ için rahmet okurlar, hayır dua ederler. Tasavvuf büyükleri için “Allah sırlarını takdis buyursun” derler. Günahkâr Müslümanlar için “Allah taksiratını af eylesin, rahmetiyle muamele eylesin” derler. Bizden önce gelen ümmetlerden bazıları; kendi ruhanîlerini, haham ve kıssislerini erbab haline getirip putlaştırdıkları için yoldan çıktılar, şaşırıp sapıttılar. Şeytanın tuzaklarına düşmekten Allah’a sığınalım ve hiç kimseyi aşırı kutsayıp putlaştırmayalım.

    İnancımızı yaşama ve öz benliğimizi yansıtma konusunda da; hem şımarıklıktan ve aşırılıktan sakınalım, hem de bu samimi ve seviyeli tavrımızdan dolayı, hiç kimseden korkmayalım. Örneğin başörtüsü konusunda, müminleri dışlayan hatta düşmanca tavır alan kesimlerin ayarına düşüp onlara sataşmayalım, ama temel insan haklarımızdan ve inancımızın kurallarından da asla tavize yanaşmayalım. Sorumsuz ve onursuz bir yaklaşımla, ikide bir “Sümerlerde fahişeler başını örterdi” diyerek bizi kışkırtanlara, aynı üslupla karşılık vererek, onlara koz sunmayalım.

    Ey başörtüsü düşmanları hayır, size fahişe demeyeceğiz!

    Başörtülüleri düşman görüp saldıranların, başı örtülü hanımların çoğalmasıyla kendi dünyalarının yıkılıp gideceğini sananların bizi içine çekmek istedikleri tuzağa düşmeyeceğiz! Onlara istedikleri kozu vermeyeceğiz! Başörtüsü düşmanları her fırsatta bizi tahrik etmek için“Sümerlerde fahişeler örtünüyordu” diyerek nasırımıza basıyorlar ve aynı şekilde kendilerine hitap etmemizi istiyorlar. Yani bekliyorlar ki, “Asıl fahişeler, “Sümerlerde fahişeler örtünüyor” diye bizim hanımlarımızı fahişelere benzetenlerdir” diyelim ve onlar da hemen “Bize fahişe dediler” diye kıyameti koparsınlar!

    Hayır, asla böyle bir şey söylemeyeceğiz! Asla onların seviyesine inip hakaret etmeyeceğiz! Çünkü başı açık, türbanlı hepsini kardeş bilmekteyiz! Onların iki de bir“Sümerlerde fahişeler örtünürdü” örneği vermelerini kendi terbiyesizliklerine verip geçeceğiz!

    Merak edenler İslam’da kimin örtünüp kimin örtünmeyeceğine ilişkin bilgileri en sade ilmihal kitaplarında bile bulabilir! Mümine hanımlar elbette örtünmekle mükelleftir! Kim ne derse desin bu ilahi gerçeği değiştirmek mümkün değildir! Araştırıp bakanlar İslam’da cariyelerin örtünmekle mükellef olmadığını göreceklerdir! Bir de çok yaşlanmış ve artık nikâh ümidi kalmamış hanımlara böyle bir ruhsat verilmiştir. Ama böyle bir ruhsat tanındıktan hemen sonra ilerlemiş yaşlarına rağmen iffetli olmalarının kendileri için daha hayırlı olacağı da ifade edilmiştir![4]

    Azınlık okullarında rahip ve rahibeler ders verirken, namaz kılmak isteyen gençler ne yapsın!

    Türkiye’deki azınlık okullarında rahipler ve rahibeler ders verirken, her tarafta kilise bulunurken bir şey olmuyor… Elbette, olsun demiyoruz, herkes hangi dine inanıyorsa özgürce gereğini yapsın istiyoruz. Ama Türkiye’nin çoğunluğuna ve asli unsurlarına azınlıklar kadar bile hak tanımayıp her fırsatta aşağılayıp meydan dayağı atmaya kalkışmaktan ve yamyamlıktan da sakınılmasını bekliyoruz. ABD, İsrail, Belçika, Danimarka ve Fransa’nın İslamofobisini anlamak mümkün. Ama bu medyanın ve masonik odakların namaz, oruç, örtü, kurban, abdest düşmanlığını anlayamıyoruz. Ey zavallılar bu tavrınızla hahamları, papazları, Budist rahipleri, hatta mezarında Stalin’i bile güldürüyorsunuz. İnanıyor da gereğini yapmamak sizi saldırganlaştırıyorsa, veya inanmıyor da inananı görmek sizi çıldırtıyorsa bir psikiyatriste görünmenizi tavsiye ediyoruz!

    İşte Atılgan Bayar’ın, bazı eklemeler yaptığımız, insancıl yaklaşımları ve akılcı yorumları:

    Analiz; Türbanlılar laiktir (Herkes kadar demokratiktir ve kendilerini dışlayanlardan daha medenidir.) Siz hiç çok eşlilikten yana bir türbanlı gördünüz mü? Sorun bakalım,“eşiniz iki hanım alsın mı?” diye, görelim ne cevap alacaksınız… Peki, siz hiç miras hukukuna karşı bir türbanlı gördünüz mü? İş güvencesini de sorabilirsiniz, sendikal hakları da… Ama siz gidip, Allah’ın emrini sormaya kalkarsanız, alacağınız cevap farklı olabilir… (Haliyle pişman olacak ve utanacaksınız.)

    Şimdi, TEZİ YAZIYORUM: TÜRKİYE’DE TÜRBANLILARIN ÇOĞU LAİKTİR!

    Peki ama bu türban ne olmaktadır? O türban, Cumhuriyet tarihinde; gelenekselci dindarların modernizme geçiş sürecindeki uyum sağlama yansımasıdır..

    Anakronik mi? Anakronik. (Yani tarihi ve tabii bir sürecin devamıdır.) Örtü ve bağlama biçimi batılı veya Arabik mi? (Ne olduğu hiç de önemli sayılmamalı ve üzerinde durulmamalıdır.) Bazen, geleneksel değerleri ve ahlakı taşımanın simgesi oluyor, bazen de gelenekselci ailelerin kızlarının büyükşehirlerdeki özgürlük bayrağı (anlamını taşıyor.) Bazen, ‘modern bir gelenek’ halinde takılıyor… Çünkü yeni çağda gelenekler çok kısa zamanda 30 yıl içinde oluşabiliyor… Bazense, kuaföre gidemeyen yoksulun bakımsız saçını kapatma biçimi oluyor… (Yani) Fakirin makyajı! (yerine geçiyor.) Bazen de; Versace ile dindar zenginin moda aracı (ve farklılık fantezisi sayılıyor). Ama nihayetinde, türbanlıların (Taliban tipi ve İran özentili) bir Şeriat Devleti yönetimi istemediğini hissediyorum (bu ortaya çıkıyor). Siz de öğrenmek isterseniz araştırın... İşte her yerde o şikâyet edilen türbanlılardan var. Bir müsaade alın sorun bakalım?

    O türbanlıların, konuşunca mangalda kül bırakmayan bazı ulusalcı-çağdaşçı pek çok kadından daha modernist, daha medeni ve daha laisist olduğunu ben gördüm, siz de göreceksiniz. Peki o zaman sorun ne? Sorun şu: Sosyolojik bir anakronizmi (Tarihi ve tabii sosyal bir değişim ve gelişim sürecini) normalleştirmeyi başaramayan bir siyasi irade var ortalıkta. Bir yanda da, elbette despotik (İslam’ın ruhu ve insanlık onuruyla çelişkin bir) Şeriat Devleti özlemi taşıyan marjinal azınlık (bulunuyor). Siz türbanlı kadın ile türbansız kadını aynı proje çerçevesinde bir araya getiremediğiniz sürece (böylesi marjinal fırsatçı ve fesatçılar) gerilimden nemalanıyor. Siz türbanlı kadınla ulusalcı kadını, örneğin sendika mücadelesinde yan yana, iç içe koyamadığınız sürece özü aynı olan iki mücadeleci kadın profilini, önce birbirinden ayırıyor, sonra da kutuplaştırıyorsunuz. Ben rastladığım her türbanlı ve ulusalcı kadına farklı konulardaki temel görüşlerini soruyorum. Siyasi pozisyonlarını önemsemeden bunu yapıyorum. Ne kadar enteresan değil mi? Aynı cevapları alıyorum. Ama İslamist erkeklerde (İslam’ı yanlış tanıyan veya din istismarı yapan kişilerden) türbanlı kadınların verdiği cevapları ve tutarlılığı bulamıyorum.

    O halde tezi bir kez daha yazıyorum: Türkiye’de türbanlılar laiktir, ama Dinlerine de bağlıdır!

    Ve türbanlı kadını, türbansız kadın ile aynı sosyal projelerde buluşturmayı beceremeyen siyasal irade (veya sosyal etnisite, veya kurumsal statükocu elitistler ya da masonik mahiyetli sivil örgütler) her neyse… İstese de istemese de, türbanlı kadını laiklikten ötelemeye çalışarak (taliban tipi) despotik şeriat devleti taleplerine manevra alanı açmaktadır.

    Ortak projeleri tesis edemeyen iktidar veya muhalefetin ise kadına karşı niyeti, nihayetinde pek de hayırlı (ve yararlı olmamaktadır). Her ikisinin de meselesi, kadını sömürmek, onu siyasal ranta çevirmekten ileri gidemiyor. Umut, türbanlı ve türbansız Türk kadınının bu sömürü denklemini bozma iradesinde saklı (görünüyor). Ben kadınlara güveniyorum.[5]

    Bunların sıkıntısı, başörtüyle değil, aslında İslam’ladır, Müslümanlarladır. Ama bunu açıkça ortaya koyacak mertlik ve dürüstlükten çok uzaklardır. Müslüman bir ülkenin, hanımı kapalı Devlet ve hükümet başkanının, ülkemizi ziyaretlerindeki feryat ve fesatlıkları da, bu kinlerini açığa vurmaktadır.

    Niye? Çünkü bu Müslüman ülkeler ve eşleri başörtülüler; Çanakkale’ye saldırmamışlardır, ülkemizi işgal edip Mustafa Kemal’i Kurtuluş Savaşı yapmaya mecbur bırakmamışlardır, Kıbrıs’ta karşımıza dikilip Rumların yanında saf tutmamışlardır, PKK’yı kurdurup, kurdurtup başımıza bela sarmamışlardır… Eli kanlı katiller Türkiye'yi ziyaret ettiğinde, liberali, muhafazakârı, sosyalisti, demokratı büyük bir medya güruhu köşelerden, manşetlerden, ekranlardan referans etmeye, dans etmeye başlıyor. Soykırımcı ve eli kanlı Bush, Rice, Olmert ve Livni gibi birkaç isim mesela, daha niceleri. Giyimleri, kuşamları, duruşları, gülüşleri, şıklıkları, ay ay ayyy... Müslüman bir ülkeden, biri mi gelmiş; medya mensuplarının büyük bir çoğunluğu ellerinde meşe sopası, vur Allah vur. Karısına vur, kızına vur, valizine vur, yemeğine vur, vur babam vur. Gelenin Müslüman olması da gerekmiyor, Doğulu, Ortadoğulu, Uzakdoğulu olması yeterli. Dini inanışı da önemli değil. Yahu, utanmıyor musunuz? Zerre miskal ülkenizin menfaatini, diplomatik çıkarlarımızı düşünmek medyanın da görevi değil mi? Batı hayranlığını uşak ruhluluğa vardırıp ülkenin bütün menfaatlerini ziruzeber etmeyin!..

    Sudan Cumhurbaşkanı Ömer Hasan Ahmet El Beşir Türkiye’yi ziyaret ediyor: Posta: “İki esli başkan", "Diplomatik nezaketsizlik", Akşam: "Kapşonlu saygısızlık" (Protokol hataları veya yanlışlarından uluslararası bir kriz üretmede dünya medyası bu medyanın eline su dökemez), Radikal: "Darfur insanlık dramı ve petrol anlaşması", Vatan: “Eli kanlı konuk", Milliyet: "Gül hem çağırdı hem eleştirdi", Star: "Darfur katliamına seyirci kalma",YeniŞafak: "Dünyayı dinle Darfur Trajedisine son ver", Hürriyet: "Tartışılan konuk". Gerek var mı diğerlerini sıralamaya. Ömer El Beşir: “Darfur’da gerçek cinayet işleyen kişiler, Avrupa’dan ve başkalarından yardım alan kişilerdir”[6] itirafında bulunmaktadır. Gel gör ki Türkiye’deki merkez akım medya, Sudan’ı New York Times ve Nicholas Kirstof’un uydurma ve yalan haberleriyle tanıyor. Haliyle Amerikalılar için Hartum yolu Darfur’da kurtarıcı olmaktan geçiyor. Ne diyelim. ABD ve AB’ye iliştirilmiş medya Türkiye’ye sadece ayıp etmiyor beyler, kazık atıyor!

    Velhasıl herkes, kendi tabulaştırdığı putlarını ve tağutlarını savunmaktadır. İslam karşıtları ideolojik saplantılarının ve şehevi-Şeytani sapıklıklarının gayretini çekerken, bazı Müslüman kesimler de, Kur’an ve tevhid inancına aykırı olarak “dokunulmaz ve hesap sorulmaz” kıldıkları üstatlarını ve tarikat hocalarını tanrılaştırmaktadırlar.

    “Onlar, Allah'ı bırakıp (Allah’ın velisi ve şefaatçisi zannettikleri) bilginlerini ve rahiplerini Rabler (ilahlar) edindiler ve Meryem oğlu Mesih'i de (ilahlaştırıp küfre düştüler). Oysa onlar, tek olan bir İlah'a ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O'ndan başka ilah yoktur. O, bunların şirk koştukları şeylerden Yücedir.”[7]

     


    [1] Ali İmran: 31

    [2] Nisa: 77

    [3] Zümer: 36

    [4] 23.01.2008 / Zeki Ceyhan / Milli Gazete

    [5] www.korsanhaber.com

    [6] Ceyda Karan / Radikal / 21 Ocak 2008

    [7] Tevbe-31

    Bu Haber 1361 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS