• “DÖRT ÖLÜM VE DÖRT DİRİLİŞ”LE OLGUNLAŞMA SÜRECİ

    “DÖRT ÖLÜM VE DÖRT DİRİLİŞ”LE OLGUNLAŞMA SÜRECİ

    26 Mayıs 2016

     
    | Devamı



      ''DÖRT ÖLÜM VE DÖRT DİRİLİŞ'LE OLGUNLAŞMA SÜRECİ


    Ahmet AKGÜL Hocamızın 11.03.2016 Tarihli İstanbul-Kartal sohbetinin video çözümüdür:

    Euzubillahimineşşeytanirracim, Bismillahirrahmanirrahim “Elhamdülillâhi Rabbil-‘âlemîn. Vel-‘âkıbetülil-müttekîn. Vessalâtü vesselâmü ‘alâ Rasûlinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ecma’în.

    Rabbişrahliy sadriy, ve yessirliy emriy, Vahlül ukdeten min lisaniy, yefkahu kavliy. Ve üfevvidu emrîy ilâllâh, innallâhe basîrun bil ibâd.

    Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina, ve Nebiyyina ve Mevlana ve Mehdina Muhammed. Bi adedi evrakil eşcar ve gateratil emtar ve emvacil bihar ve neğamatil atyar ve lemaatil envar, fi cemiil ezmani vel easar vel agtar.

    Pek çok kardeşimiz merak etmişler. Bu salavat-ı şerifenin manası ile başlayalım. Allahım, hidayet rehberimiz, Efendimiz her hususta en mükemmel ve en güzel örneğimiz. Hz. Peygamber Aleyhisselatü vesselam Hazretlerine Salatü Selam eyle. Bizim hürmet ve teslimiyetimizi onun sünnetine ve hayat sistemine merbutiyetimizi lütfen Ya Rab, O’na ilet ve O’nu bize şefaatçi kıl. Her salavatla Efendimize olan biat ve itaatimizi tazeliyoruz.

    Ona Ne kadar Selatü Selam olsun?

    “Bi adedi evrakil eşcar”: kâinat yaratıldıktan kıyamete kadar bütün ağaçların, bitkilerin, nebatatın yaprakları adedince Salatü Selam olsun.

    “Ve gateratil emtar”: Kâinatın başından sonuna kadar yağan bütün yağmurların damlaları adedince Efendimize Selatü Selam olsun. Bir hadisi şerifte; kaç milyon sene önce ise bilemiyoruz, kâinat yaratıldığı gün Cenab-ı Hak her bir yağmur tanesini görevli bir melekle yeryüzüne indirirdi, aksi halde o kadar yükseklikten düşen yağmur tanesi düştüğü yeri kurşun gibi delip geçecek, fayda yerine tahribata sebabiyet verecekti. Her bir yağmur tanesini indirmeye bir melek görevliydi. Ama Allah’ın sonsuz saltanatına bakın ki bir melek bir damla yağmuru alıp nereye gıda olacak, hangi toprağa, hangi ota, nebata yarayacaksa onu indirmiş, ikinci damlayı almaya sıra bekliyor, sıra kendine gelmemişti. Her bir kar tanesi Allah’ın sonsuz kudretini, hikmetini gösteren bir mucizedir ki, kar taneleri kristalize edilse insan aklına şaşkınlık verecek geometrik şekillerde ama hiçbiri diğerine benzemiyor. Kainat yaratılalı artık sayısı hesap edilemeyecek kar tanelerinin hiç birisi diğerine aynen benzemiyor. Yani Cenab-ı Hak bir iki örnek yapmış da seri üretim yapmıyor, her bir tanesini ayrı ayrı yaratıyor. Bunların adedince Efendimize Selatü Selam olsun.

    “Ve emvacil bihar”: Ya Rabbi bütün denizlerde, okyanuslarda, akarsulardaki dalgalanmalar, çağlayanlar ve dalgalanan su zerrecikleri adedince Efendimize Salatü Selam olsun.

    “Ve neğamatil atyar”: Ve yine kainatın var oluşundan kıyamete kadar bütün kuşların nağmeleri, ötüşleri, seslenişleri, adedince Aleyhisselatü Vesselam Efendimizesalatu selam eyle ve tabi bütün hayvanatın dua ve zikir makamındaki meleyişleri, seslenişleri adedince ki Kuranı Azimüşşan’ da buyurdu Rabbimiz Teâla Hazretleri: “Allah'ı tesbih ve tahmid etmeyen, kendi yaratılış gayesine hizmet etmeyen, Allah’ın emrinde hareket etmeyen hiçbir canlı-cansız varlık yoktur. Siz onların tesbihatını, zikrini fark etmezsiniz ve bunun farkında olmazsınız o başka. Bütün mahlukatın zikirleri, tesbihleri adedince Efendimize Selatü Selam olsun. Canlı cansız her şey, kendi lisanı haliyle Rabbimizi tesbih etmekte, tahmid etmekte, zikredip şükretmekte Onu yüceltmekte ve yaradılış gayesine uygun vazifelerini yerine getirmektedir ancak gafil insanlar bunu anlamazlar. Bütün bu mahlukatın zikirlerini düşünüp şuura ve huzuravarmazlar. Zaten zikir ehli, tasavvuf ehli Allah'ı zikrederken; Hz. Âdem Aleyhisselamdan Efendimize kadar bütün Nebiler kendi ümmetini bir halka yapıp başına geçmişler... Denizlerde karalarda, havada suda toprakta yaşayan bütün mahlukat, ayrı ayrı birer halka oluşturmuş vaziyette… Bütün melekler, yedi gök bütün ehli ruhaniler hepsi halkalar teşkiletmişler başlarında Hz. Cebrail, Hz. Mikail, Hz. İsrafil, Hz. Azrail olmak üzere ve nihayet bütün bu halkanın başında da Ser Zakir (zakir başı) olarak Fahri kâinat Efendimiz geçmişler… “Levlake levlake le ma halaktül eflak: Sen olmasaydın ya Habibim, eğer Sen olmasaydın Ben mahlukatı- Eflakı yaratmayacaktım, her şeyi yüzü suyu hürmetine yarattığım!”(buyurduğu) mahlûkatın Efendisi bütün halkaların başında, hep beraber, canı gönülden Rabbimizi zikrediyoruz, O’na yalvarıyoruz; aczimizi, fakrimizi, zafiyetimizi O’na bildirip O’ndan dua ve niyaz talep ediyoruz, şeklinde zikretmek, bu şuur ve huzurla bir nevi bütün mahlukatla beraber Allah'a durumumuzu arz etmek ne mübarek, ne şuurlu bir zikirdir!

    “Ve Lemaatil envar”: Yeryüzünde bütün saydam cisimlerde, güneşin, ayın ve diğer nurani varlıkların tecellileri zerreler adedince, ki her bir varlığın temel yapı taşı atomlardır. Ve onların atom altı zerrecikleridir. Bütün bunların her birisinin sayısı tek tek Allah katında bellidir. Bir profesör çıkmış “Cenabı Hak denizdeki bu kadar balıkları yaratmış ama sayısını bilmez”diyor. Ne ahmakça bir iddiadır. Yani otomobil üreten bir fabrika düşünün. Bu fabrika arabaları üretiyor ama ürettiğinin sayısını bilmiyor demekten çok daha beter bir ahmaklıktır. O yüzden Cenabı Hak Mülk suresinde “Hiç halk eden bilmez mi?” buyuruyor. Bütün kâinatın ömrü boyunca, güneş ışınlarının, diğer nur kaynaklarının hem sularda hem bütün mahlukatta tecelli ettiği o zerrelerin, o ışıltıların adedince Efendimize Salatü selam eyle Ya Rabbi ve O’nun yolunda gidenleri, O’nun ümmeti olup O’nun izini takip edenleri de bu dualardan, bu şereften ve şuurdan mahrum eyleme Ya Rabbi.

    “Fi cemiil ezmani”: Bütün zamanlar içindeki bütün bu sayılan mahlukatın adedince Salatü Selam olsun.

    “Vel easari”: Ve gelip geçmiş, gelecek-geçecek bütün asırların sayısınca Salatü Selam olsun.

    “Vel agtar”: Bütün medeniyetler, dönemler, devletler süresince, bütün mescitlerde, tekkelerde, Beytullah-ı Şerifte ve diğer bütün ibadethanelerde Rabbim sana yapılan zikirler ve dualar adedince Efendimize Salatü Selam olsun.

    Bütün dönemlerde, medeniyetlerde, devirlerde ve tabi bütün bu devirler medeniyetler dönemler içindeki Senin zikrin yapılan, ibadetin yapılan bütün mescitlerde bütün makamlarda tekkelerde zaviyelerde bütün Kabe-i şerifte zamanlar boyunca yapılan dualar adedince Efendimiz Aleyhisselatü Vesselama Salatü selam eyle Ya Rabbi. O’nun sünnetine ve sistemine uymayı, ülkemizde, bölgemizde ve yeryüzünde, eğer Onun sünnetine, şeriatine, sistemine aykırı bir hayat tarzı, bir ideoloji bir bozuk düzen uygulanıyorsa bunları düzeltmeye, bunları değiştirmeye; Senin razı olacağın, her din ve düşünceden bütün kullarının huzur içinde yaşayacağı bir adalet düzeninin kurulması yolunda da bizlere şuur ver Ya Rabbi. Bugün maalesef banka düzenimizden eğitim sistemimize, hukuk düzenimizden ders kitaplarımıza, radyo-Tv yayınlarımızdan alışveriş-ticaret hukukumuza, aile düzenimizden komşuluk münasebetlerimize; Kur’an’dan uzaklaştığımız, barbar-batılı ve batıl nizamlara uymaya mecbur kaldığımız şu bozuk düzenden ve dönemden de bizleri kurtar) manasına dua ediyoruz. Amin.

    Cenab-ı Hak Bakara suresinin 138. ayeti kerimesinde ''İşte Allah'ın boyası tabiattaki bu muhteşem renk ve desenlerin yaratılışı, Allah’ın renginin bir ifadesi budur, elbette Allah’ın boyasından yani Kuran ahkamından ve ahlakından daha güzel boyası olan kimdir? Mümin nerde olursa olsun onu görenler Allah’ı hatırlar, Kuranı hatırlar, İslam nizamını hatırlar, Kuran davasını hatırlar. Hatta münafıklar ve nasipsiz insanlar onları görünce her zaman “Bunlar var ya hala Kuran’ın Adil Düzeni’ni isteyen takımdır” alay etmeye kalkışırlar. Bu sadıklar çok az olurlar ve ahmak takımı, nasipsiz bakımı onları horlamak için bunları konuşurlar. “Bak bunlar var ya bunlar hala Adil Düzenciler ha” diye sataşırlar. Aziz Erbakan hocamızın her biri bir kitap kadar manalı ve mesajlı tespitleri vardı, bir tanesi de şuydu: “Renksizler” (Renksiz demek hiç rengi olmayan demek değildir, oturmuş bir ahlak ve iman karakteri ve kişiliği bulunmayan demektir. Çıkarı rahatı nerde bulunursa, kimi güçlü görüyorsa onun rengine giren bukalemun gibi renk değiştiren demektir. Yani münafıklığını ortaya koyan demektir. Ama Müminin rengi vardır, onun rengi Allahlın boyasıdır, Kuran’ın cilasıdır. Efendimize (sav) canlı Kuran diye tabir edilir. Hz. Ayşe validemize sormuşlar: Efendimizin ahlakı nasıldı? Buyurmuşlar: Siz Kuran okumaz mısınız? O’nun ahlakı Kuran idi. Biz yalnızca Allah'a kulluk edenleriz. Zaten Bakara suresinin 207. ayetinde de“İnsanlardan öylesi vardır ki onlar Allahın rızasını arayıp kazanmak amacıyla nefsini, hevasını, dünyalık rahatını ve menfaatini feda etmektedir, satmaktadır veya zulme ve hıyanete karşı tek başına direnmekte ve her türlü baskı ve barbarlığa göğüs germektedir”buyurmaktadır. Hem burda satın almaktadır manası da münasiptir, satmaktadır, Allah yolunda feda etmektedir manası da münasiptir. Çünkü başka bir ayeti kerimede ''Her nefis kazancı karşılığında geri alınmak hürriyetine kavuşturulmak üzere Allah katında rehindir'' buyuruyor Cenabı Hak. Niçin bu çalışmalar, çabalar, bu çırpınmalar niçin? Nefsimizi esaretten, rehinlikten kurtarmak için. Allah 'ın rızasına ulaşmak sorumluluklarımızı yerine getirip kurtuluş beraatını almak için. Öyleyse Kuran şeriatinin, yani helal ve haram ölçülerinin, hak ve batıl çizgisinin çerçevesinde tarikat -takva disiplininde ve hayat boyu cihad gayretiyle, Hak nizamı hakim kılma, sadece Müslümanların değil bütün insanların Allahın bütün kullarının huzur ve hürriyet içinde, refah ve emniyet içinde yaşayacağı bir medeniyeti, bir sistemi kurmak, bir dönemi getirip insanlara tanıtmak için gayret göstermek imanımızın ve insanlığımızın icabıdır. Şeriat, tarikat ve cihad. Bu yolda, bu üç esas üzerinde bilinçle hareket edenler, öğrenecek, soracak mümin âlim olacak. En az ilmihalini bilecek. İlmihal demek içinde bulunduğu halin öğrenmesini gerekli kıldığı bilgiler demektir. Zekat verebilecek kadar zengin olmayan insana zekatla alakalı bilgileri öğrenmek farzı kifayedir ama farzı ayın değildir. Ne zaman ki zengin oldu, kime, ne kadar, niçin zekât vereceğim? Bunu öğrenmesi farz oldu, çünkü o hale girdi. Evlenmeyen insanın evlilikle ilgili helal haram ölçülerini bilmesi şart değildir. Ama evlenmeye karar verdi, nikâh nedir, bağlılık nedir, aile hayatı nedir? Erkeğin hanımına, hanımın erkeğe karşı sorumlulukları nedir? Bunları öğrenmesi farz olur. Niye? Çünkü o hale girdi, İlmihalini öğrenmeli Eğer ülkede, bölgede ve yeryüzünde hep batıl, barbar bir düzen varsa Allah’ın dinine ve zaten vicdanın ve fırtatın gereklerine aklın, tarihi tecrübelerin de ittifakıyla yanlış yararsız bozuk bir düzen varsa… Ekonomide faizi esas alan ve insanların kanını sömüren, radyo-TV dizileriyle, internet siteleriyle ahlaksızlığı teşvik eden, aile hayatını, namus mefhumunu yerle bir eden , her türlü içkinin bırakın ayıplanması içmeyenlerin sanki yanlış yapıyor gibi küçümsendiği bir ortamda, bir düzende, bir dönemde şeytanın ve şeytanlaşmış insanların batıl ve barbar düzenlerinin uygulandığı bir ülkede, bunları düzeltmek ve değiştirmek, Hak nizamı, Allah’ın razı olacağı, insanların huzur bulacağı bir dönemi bir medeniyeti getirme gayreti taşımayan insan acaba ne kadar Müslümandır? O kendini Kuranın terazisinde bir tartsın! Cenabı Hak bu gayret, bu samimiyet ve bu ciddiyet üzerinde İslam’ın emir ve nehiylerini helal haram ölçülerini yaşıyor, bunu yaparken takva derecesinde halisane, Allah rızası için davranıyor, desinlerden, gösterişten, dünyalık bir kısım makam, menfaat, şan ve şöhretten uzak kalıyor ve nihayet Hak nizam kurulsun diye kendini sorumlu biliyor olan kimselere katsın... Rabbim böyle emretmiş, niye cihad ediyoruz? Niye Hak nizam kurulsun diye çalışıyoruz? Rabbim neden namazı emretmişse onun için! Niye orucu emretmişse onun için! Niye şu kötü haram yanlış işlerden bizi alıkoymuş, men etmişse onun için! Yoksa Rabbimizin bizim cihadımıza ihtiyacı yoktur. “Kim cihad ediyorsa kendi çıkarı için cihad eder”. “Allah alemlerden müstağni olandır.” Allah nizamını hakim kılacak da haşa bir yerde tıkanmış bizi yardıma mı çağırıyor zannediyoruz, hayır ve haşa! Biz kazanalım diye. İmtihanın şartlarından birisi de budur. Madem dünyada hürriyet, izzet, asalet ve devlete kavuşmak istiyoruz, madem sonsuz bir cenneti kazanmak istiyoruz, öyleyse bu imtihanın şartlarını Allah koymuştur bunlara uyup uygulayacağız. Cihad, Hak nizam kurulsun diye çalışmak; batıl-bozuk nizamlara karşı durmak bunlardan kurtulmaya çalışmak imtihanın şartlarındandır. Allah böyle imtihan ediyor, dinimizi kendi keyfimize uyduramayız.

    İşte bu gayret ve ciddiyet üzerinde olanlar Allah'a yaklaştıkça onların imanları huzurları arttıkça, Allah lütuf olarak onların işini kolaylaştırmak amacıyla bu seviyedeki Müslümanlara dört ölüm yaşatır. Bununla beraber dört de diriliş tattırır. Birinci aşamada; Allah nefsin sürekli rahatlık ve ferahlık isteğini öldürür. Her insanın nefsi böyledir, nefsin yapısı budur. Rahatlığa, kolaycılığa ve ferahlığa meraklıdır. Hava atmaya ve ucuz kahramanlıklarla büyük hedeflere ulaşmaya meraklıdır. Cenabı Hak istikamet ehli, hizmet ehli, samimiyet ehli müminlere merhameten, tutar onların bu rahatlık ve ferahlık isteğini öldürür. Onun yerine takdire rıza ve teslimiyet onurunu ve cihat şuurunu diriltir. Tekrar ediyorum. Birinci aşamada Allah sevdiği kullarının sürekli rahatlık ve ferahlık isteğini öldürür; takdire rıza ve teslimiyet onurunu ve cihat şuurunu diriltir.

    Bu gayret, hizmet ve teslimiyet devam ettikçe Allah ikinci aşamada nefsin dünyalık servet ve riyaset sevgisini öldürür. Nefis dünyalık toplama ve her şeye sahip olma eğilimindedir. Halbuki Allah ezelde kime, ne takdir etmişse o gelip seni bulacaktır. Helal ve meşru yollardan kazanmak kendimize, ailemize, devletimize, milletimize ve insanlık âlemine yararlı olmak için her türlü fende, sanayide, her türlü meslekte ileri gitmek gereklidir, elbette bu gayreti taşıyacağız. Bunları ibadet huzuruyla, sorumluluk duygusuyla yapacağız. Ama herkesten zengin olayım, herkesten farklı olayım, herkesten üstün olayım gibi düşünceler şeytani ve nefsanî düşüncelerdir. Sonunda bu insanı firavunluğa götürür. Öyleyse Cenabı Hak sevdiği kullarına ikinci aşamada dünyalık servet ve riyaset yani baş olma, hep önde olma, hep siyasi makamlara menfaatlere konma duygusunu, sevgisini öldürür. Onun yerine ahiret ve uhuvvet huzurunu diriltir. Ahiretle ferahlanır, bu yaptığı gayret, hizmetlerin Allah katındaki karşılığını, sonsuz cennet hayatını düşünerek teselli bulur ve uhuvvet hatırını yani din ve dava kardeşlerine hizmeti, onlara iyilik etmeyi, onların işini görmeyi, onların huzurlu, mutlu, onurlu ve tabi şuurlu hayat yaşamalarına katkıda bulunmayı kendine zevk edinir. Bununla rahatlar bununla huzura kavuşur. Giderek derecesi yükseliyor. Üçüncü aşamada, Cenabı Hak halktan rağbet ve hürmet beklentisini öldürür. Ben bunları yapıyorum, rağbet etsinler, hürmet etsinler, şanım konuşulsun, her tarafta alkışlanayım, öne çıkayım, adım şanım yayılsın düşüncesini Allah öldürür. Çünkü bu düşünce riyakârlıktır. Bu düşünce insanlara tapınmaktır. Allah ondaki bu düşünceyi öldürür. Bunun yerine, Kesret içinde Vahdet olgunluğunu diriltir. Çalışır, çabalar işine gider, ticaretini yapar, memuriyetine bakar, insanlar arasındadır. Ama, o Kesret, yani çokluk kalabalık ortamın da Allah'ın yarattığı, Allah'ın tecellisi olan varlıklar arasında sürekli her şeyin Halık’ı, yaratıcısı Allah'ı düşünür. “Nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir” huzur ve şuuruna kavuşur. Nihayet en yüksek mertebe, dördüncü merhalede Cenabı Hak insanın benlik ve kuru bilgiçlik şehvetini öldürür. Neden şehvet diyorum? Çünkü, İmam Gazali’nin de buyurduğu gibi aklın şehveti nefsin şehvetinden daha çok tehlikeli ve tahripçidir.Aklın şehveti; benlik, bilgiçlik, kendini bir şey zannetme, bütün marifetleri kabiliyetleri, bütün muvaffakiyetleri kendinden bilme gafletidir. Cenabı Hak bir ayeti kerimede: ''İnsana bir sıkıntı, bir yokluk, darlık dokundurduğumuz zaman bana yalvarır, bana yakarır, aczini kulluğunu fark edip bana sığınır. Sonra ona kendi katımızdan bir nimet, bir fazilet, bir ilim, bir irfan, bir makam, zenginlik ve servet verdiğimiz zaman hâşâ der ki: benim bu elde ettiğim kendi ilmim sayesindedir. Ben bilgiç bir adamım, başarılı bir adamım, akıllı bir adamım, ben bunu kazandım, bu noktaya vardım, şu okulu tamamladım, bu makama ulaştım, ben yaptım, ben kazandım” diyenleri uyarmaktadır. Oysa Allah herkese farklı meziyetler, farklı meslekler, farklı görevler ve seviyeler vermesi bir imtihan gereğidir, bir fitne gereğidir ama insanların çoğu bilmezler, fark etmezler, cahil sürülerdir o başka. İşte Allah son merhale olarak bu kadar başarıdan sonra benlik ve kuru bilgiçlik şehvetini öldürür. Bunun yerine insanda İlahi irade ve ilham ruhunu diriltir. İlahi ilham ve irade şuuru ve ruhu dirilirse ne olur? Cenâb-ı Hak buyuruyor: “Biz insana, biz ona kendi ruhumuzdan üfledik.” Hadisi Kutsi'de: “Kulum farzları yaparak ben ondan razı olurum. Ama bununla beraber bütün günahlardan, kötülüklerden sakınarak Allah yolunda devamlı cihadını, hizmetini, gayretini artırarak ve bütün bunları Allah rızası için yaparak nafile sünnet, hayır, her türlü hizmete koşarak bana öylesine yaklaşır ki nihayet ben o kulumun gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, konuşanın dili olurum.” Peki Cenabı Hakk bir insanın konuşan dili, gören gözü olursa o hakkı görür, her şeyde hikmeti görür. Dili hikmeti, hakikati, Kurani gerçekleri söyler, kalbine hakikat nurları doğar, doğru konuşur. Hatta Cenabı Hak cennette vereceği bazı şeyleri veli- halis kullarına burada gösterir. Cennette bir nevi insana kısmi rububiyyet verir “Künfeyekün” ol deyince oldurmak Allah'ın şanıdır değil mi? İşte cennette kısmi olarak müminlere böyle bir şeref tattıracaktır. Aklından bir şey yiyip geçireceksin, oluverecek. Ol diyeceksin, olacaktır. Görüyor musun insana cennette ne kadar büyük bir izlet ve şeref verilecektir. İnsan ağaca gel diyecek, ağaç gelecek, git diyecek ve ağaç gidecektir. Efendimizin Hadis-i Şeriflerinde anlattığı Cennet manzaralarında bunları hatırlayacaksınız, değil mi? Bu dünyada da böyledir yani. Urfa yakınlarında Hazreti Eyyüb Aleyhisselam o kadar hastalık, bela, musibet sonunda Cenab-ı Hak buyurdu: “Ayağınla yere vur, işte yıkanacağın, huzura kavuşacağın, sağlık bulacağın ve de serinleyip rahatlayacağın bir su, bir şurup, bir içecek fışkıracak!”. Vurdu ayağını yere, Zemzem gibi mübarek bir su fışkırdı hem şifa, hem sağlık, hem de serinletici. İyi de Hazreti Eyüp Aleyhisselam'nın ayağını yere vurması ve o suyun yere çıkması için neler çektiğini bir düşünün. Hatta anlatırlar, Hz. Hüseyin Efendimiz Allah şefaatçimiz kılsın, zalim ordularca kuşatılmış, Kendisi ve ailesinden 70 kişinin şehit olduğu Müslümanlardan 700 kişinin katledilip şehit olduğu Kerbela'da Fırat kenarında su bile içirmiyorlar kuşatma altında o çölün sıcağında etrafındakiler:“Bu hale mi düşecektik Ey Allah nebisinin torunu, Ey Hadis-i Şeriflerinde cennetin efendileri diye övülen mübarek, bu hale mi gelecektik?” dedikleri zaman ayağını yere vurdu. Dedi ki; benim ceddim Hz. İsmail Aleyhisselam ayağını yere vurması ile zemzem çıkmadı mı? Hazreti Eyüp Aleyhisselam ayağını yere vurmakla o su çıkmadı mı? Ceddim böyle yapar da bize olmaz mı? Ayağını yere vurmasıyla buz gibi su fışkırdı. “Biz istersek bu suyu çıkarız ancak biz kadere teslim olmuşlarız, biz bu yolda şehadet rütbesini madem alacağız dayanmalıyız!” diyerek suyun üzerini tekrar kapattı ve: “Zannetmeyin ki bizim elimizden gelmiyor bu suyu çıkarmak” buyurmuşlardı.

    Bu anlattığımız dört ölüm ve dört diriliş“Hemen Barii Taalanıza (sizi örneksiz ve eksiksiz yaratan Yüce Rabbınıza) tevbe edip (bu kirli ve kibirli) nefislerinizi öldürün”(Bakara: 54) ayetinin bir nevi tefsiri ve Hz. Peygamber Efendimizin (SAV) “Mutu kable ente mutu” (ölmeden evvel ölünüz) hadisinin bir şerhi yerindedir. Biz elhamdülillah Cenabı Hakk'a hamdü senalar ediyoruz, Efendimizin bir hadis-i şerifleri var bazıları bunu Kibâr-i kelam büyük İslam alimlerinin, hikmet ehlinin mübarek ve makbul sözü olarak kabul ederler, hadis olarak rivayet edenler de var. ''Şeriat Allah'tan vahiyle getirdiğim, tebliğ ettiğim Kuranın ve ona bağlı olarak onu en iyi anlayasınız, uygulayasınız diye yaptığım yorumların, hadislerim benim sözlerimdir. Tarikat ise, hakiki yol ise benim hayatım, tavrım, yaşam tarzım, fiiliyatımdır ve fiiliyatım da benim tarikatımdır. Hakikat ise benim halim, ahlâkım, davranışım, maneviyatım, bu da benim hakikatimdir halimdir.” Cenabı Hakkın lütfu ihsani ile biz Milli Görüş’ün takipçisi, talebesi Erbakan Hocanın ilmine, irfanına, projelerine sahip olma şerefine kavuşturulmuş insanlar olarak bizim meşrebimiz; hayatın içinde kalarak ama devamlı cihad yaparak, hakkı savunarak, haksızlıklar karşısında tavır alarak olgunlaşma sürecidir. Bu aynı zamanda sahabenin de tarikatıdır. Birkaç sohbette anlattığımı zannediyorum. Vaktimiz müsait bir tatil dönemiydi. Elazığ’da merkez köylerinden, baraj gölü kenarında, yeşillikli, sade ve rahat bir köy var.. İlami Köyü derler. Oradan bize bir haber geldi; Hocam dediler, köyün imamı kardeşimizin aniden tayini çıkmış, Ramazan da yaklaşıyor.. imamları yok... o köyden bir hafız istediler, hiç değilse cami sahipsiz kalmasın, namaz kıldırsın… Böyle bildiğin bir gencimiz varsa, lütfen gönderelim de orda bir ay Ramazan’ı değerlendirsin dediler… Ben de uzun zamandır kırk gün çile oturmak için böyle bir fırsat kolluyordum… Rahmetullahu Aleyh üstadımızın da çile usulü zordu; sahurda ve iftarda çay bile yasak, su ve bir parça kuru ekmek, zaten kırk gün oruçlusun... Ramazan geliyor, 10 gün de evvel oturursam 40 günü tamamlarım diye düşündüm... Hatırladınız değil mi? Hz. Musa (AS) , Tur-u Sina’ya çıkarken Allah öyle buyuruyor… 30 ile sözleştik, 10 gün daha ekledik… 40 güne tamamladık... Dedik hayatın meşgalesi, bir kısım siyasi mücadeleler, ister istemez bazı hataları da beraberinde getiriyor... Eğer takva dairesinde, Allah rızası çerçevesinde kalamazsan laçkalaşıyorsun… Biraz kendimizi toparlamak, biraz günaha bulanmış, gaflete dalmış nefsimizi ıslaha çalışmak niyetiyle o köyde 40 gün çileye girme kararı aldık. Şehir yerinde oturursan, göze batıyor, riyakarlık oluyor, orası köydür, sakindir, gelen giden yok, rahatsız eden yok Arkadaşa acaba ben gitsem olur mu? Deyince daha çok sevindiler, keşke sen gelsen dediler... 2 saat gece uykusu var, 1 saat kadar da gündüz...zaten bir şey yemedin mi uyku kalmıyor, insana yemek uyku veriyor…yemek olmadı mı uyku da olmuyor… İşte gece gündüz, Zikrullah’la, Kur’an’la, ibadetle vakit geçireceksin… o arada dedim ki çoktandır Erbakan Hocamızı ziyaret etmedim. 15 gün kadar var… Hemen gidip Hocamı ziyaret edip döneyim, gelip o köyde 40 gün çile oturayım diye kendi kendime bir plan yaptım. Otobüse bindim, Ankara’ya gidiyorum. İçimden dedim ki; Hocam der ki “Ne iş yapıyorsun?” Ben şimdi 40 gün bir köy camisinde çileye niyetlenmişim desem, belli olmaz, Hocam şimdi der bırak git Tunceli’de teşkilat kur! Git Hakkari’de, Bingöl’de teşkilat kur! Gitsem, söz verdiğim şeyden (camiden) geri kalacağım, gitmesem Hocam’ı kırmış olacağım... En iyisi bu konuya hiç girmeyeyim. ve zaten o köyün muhtarı, aracı olan arkadaş dışında hiç kimsenin orada 40 gün oturmak için sözleştiğimden haberi de yok… Derken, yola çıktık, gittik Ankara’ya. Genel merkeze uğradım... Sıra beklettiler. Nihayetinde hocam çağırdı, girdik içeriye... Hocam sohbetlerinde, seminerlerinde konu daha iyi anlaşılsın ve mesele daha rahat kavransın diye bazen sorular sorardı biliyorsunuz... Ama bana hiç soru sormazdı her halde şaşıracağım için böyle davranırdı. oturdum, çay ısmarladı hocam, döndü, dedi sana bir soru sorayım Ahmet Hoca... Buyur efendim dedim.. “Ashab-ı Kiram’ın tarikatı ne idi?” diye sorunca ben şaşırıp kaldım, ne diyeyim. Tarikatlar efendimizden, 150-200 sene sonra sistemleşmiş, şekillenmiş.. Evet, tarikat öz olarak efendimizin ve sahabenin hayatında yaşanan şeydir amma sistemleştiği zaman 150-200 sene sonrasıdır. Hatta bazı tarikatlar 400-500 sene sonra şekillenmiştir. Aklıma ilk gelen “Onların tarikatı, Tarıkat-ı Muhammediyye idi” demek istedim, sonra topladım kendimi bilmeden ezbere kafadan böyle bir şeyi atmak en azından edebe aykırıdır, sustum. Erbakan Hocam kendileri cevap buyurdular… Dediler ki: Ashab-ı Kiram’ın tarikatı Cihad idi.. Cihad, ülkemize, devletimize, milletimize dışarıdan saldıracak açık düşman ordularına karşı elbette bizim de silahlı ordularımız olacak, hazırlıklarımız olacak... Bu askeri cihad da önemlidir ve gereklidir... Ama bir ülke içinde toplum sistemle, bozuk yönetimle, bozuk eğitim düzeniyle yozlaşmış, yoldan çıkarılmış ise o toplum içerisinde silah kullanamazsınız.. O toplum içinde yeniden halkın ıslahına yönelik, ama gerekirse, en etkili vasıtaları da rahat kullanabilmek, yararlanabilmek için siyaset yoluyla cihad yapılır, fikri cihad yapılır, ilmi cihad yapılır, tebliğ cihadı yapılır. Şimdi dedi, şu Anadolu’da hiçbir ev yoktur ki, sülalesinde en az beş-on tane şehid bulunmasın… Ama bu şehitlerin çocukları olarak bakıyorsunuz bizlerin hali ortada. Hem dünyalık fakr-u zaruret, cehalet ve esaret içinde bir toplum haline getirildik hem de ahlaken sefalete, rezalete, Hakk’tan hayırdan uzak bir sisteme mahkûm edildik. Şimdi dedi, döndü bana doğru parmağıyla işaret ederek, bizimkine ne olmuş ki ev ev, köy köy dolaşıp bu gerçekleri anlatmak toplumun yeniden ıslahına ve huzura kavuşmasına vesile olmak için çalışmamız gerekirken, kendisini bir köy camisine 40 gün hapsetmeye karar vermiş?” Anlattığım şeyde sadece Hocamın bin kilometre ilerde düşündüğüm şeyi bana hatırlatması şeklindeki kerametini hatırlatmak değil değil, asıl anlatmak istediğim bizim; hayatın içinde kalarak, ama takva dairesinden çıkmayarak, helal-haram ölçülerinden asla uzaklaşmayarak, her türlü görevimizi mutlaka en iyi şekilde yerine getirmeye çalışarak, ama hakkın hakimiyeti için cihadı da terk etmeyecek bir gayretin içinde olmamız gerektiğini, aynen sahabe tarikatı gibi olmamız gerektiğini hatırlatmasıdır.Kolay mı, kolay değil elbette.. İşte bakın geçen ayki dergi sayımıza 5 ayrı dava daha açıldı… 1 sayımıza 5 kardeşimiz ayrı ayrı sorguya alındı, şimdi sonucu bekliyoruz. Nedir? Niye hakkı söylüyorsunuz, niye toplumu uyandırıyorsunuz? Niye gerçekleri konuşuyorsunuz? Ne diyor Efendimiz (sav)? Ahir zamanda iman bir kor ateş olur, elde tutamaya çalışanların eli yanacak, yere atsa o hakikatten mahrum kalacak. Rabbim yardımcımız olsun, elimize dayanma gücü versin.. Yani gönlümüzde hakikati saklamaya, dilimizle gerçekleri haykırmaya bize gayret , metanet lütfetsin ve Cenab-ı Hakk cehalet ve gaflet ile hakikatten habersiz insanlara şuur , huzur versin, onların da ıslahına yol açsın inşallah.. Çünkü işi yapan Cenab-ı Hakk’tır.. Hatta Allah buyuruyor, siz düşünemezsiniz, Allah dilemedikçe buyuruyor.. Ayeti kerimeyi hatırlayın, Efendimiz as. Bedir harbinde, Uhud harbinde, düşmana sayıca çok üstün, teçhizatça çok üstün düşmana karşı, yerden bir avuç kum alıyor, BismillahuAllahuekber diyip düşmana savuruyor.. O kum tanelerinin her biri bir bomba gibi, bir gülle, bir kurşun gibi düşman askerlerinin başına, gövdesine nereye isabet ederse deviriyordu… Allah ne buyuruyor? O attığını da sen atmadın, ben attım!Öyle ise bizzat Peygamber Efendimizin bu büyük mucizesine bile Cenab-ı Hak onu yapan, yaptıran, o etkiyi yaratan benim derken biz hangi amelimizden dolayı kalkarda ben ettim, ben yaptım, ben başardım havasına düşeriz?

    Kardeşlerim!! Fıtratı bozulan bir toplum zulmedenleri alkışlamaya, hatta onlara tapınmaya başlar. Tekrar ediyorum, bu önemli bir toplum psikolojisidir, bir kalabalık psikolojisidir. Kalabalıklar hep güce tapındığı için iktidar olanlara meftun olduğu için, hatta zulüm görseler bile zalimlere meyletmek, onlara muhabbet edip desteklemek bir kalabalık, bir aşağılık kompleksidir. Allah Kuran’da bunu şöyle haber veriyor:Firavun kendi kavmini hafife aldı, küçümsedi, hakaret etti, basit hayvan sürüleri gibi muamele etti. Buna rağmen ona itaat ettiler, ona hürmet ettiler, ona rağbet ettiler. Hatta Firavun haddini aşıp “Sizin yüce rabbiniz benim” dedi ve onlar da kabul ettiler. Bu toplum psikolojisidir. Kalabalıklar şöyle düşünüyor: filan adam, filan iktidar, bu kadar akıllı-başaralı olmazsa bu büyük toplum, kalabalık peşinden gider mi? Gider, Gider!!.. O haklı olduğundan, toplum da akıllı olduğundan değil, aşağılık psikolojisinden, cehalet dürtüsünden böyle yapar. Firavun da böyle yaptı, itaat ettiler, hürmet ettiler, rağbet ettiler. Zuhruf suresinin 54. Ayetinde bu gerçeği haber vermektedir. Kavmini hafife aldı, hakaret etti, sürüler gibi muamele etti, buna rağmen itaat ettiler. Zaten onlar fasık, facir, dünyalık menfaatlerin bir kısım basit çıkarlarının, ümitlerinin peşinden koşan bayağı kimselerdi, basit insanlardı. Kalabalıkların çoğu bu iktidarın, bu güçlü adamın yaptıkları Kuran’a, vicdana, imana, insanlığa uygun mu değil mi? diye bakmazlar. Başardı mı ondan iyisi yok, akıllı olmasa başarır mıydı? diye alkışlarlar. Hatta haklı olmasa başarır mıydı demeye başlarlar. Rabbim bizleri her konuda olaylara Kuranın penceresinden, perspektifinden, gözlüğünden bakmayı ki bu ferasettir, basirettir, kendi zannımızla, kendi hevamızla değil, Kuran’ın ölçüleriyle insanları, olayları, iktidarları, hakikat terazisinde tartıp ona göre davranan bize yakınlığına, bize menfaatine, bize sağladığı imkanlara göre değil, Allah’a, Kuran’a yakınlığına, insanlığa, vicdana uygunluğuna göre ölçüp tartan bir şuuru bizlere nasip etsin. Rabbim hepinizden razı olsun. Cenab-ı Hak bu haklı ve hayırlı istikametteki gayretlerimizi artırsın. Cenab-ı Hak nefsimizin bir kısım basit heveslerine ve isteklerine bizleri kaptırmasın. Saydığım dört ölümle öldürsün ve dört dirilişle diriltsin. Sohbetimizin esası olan o dört ölüm ve dirilişi tekrar ederek bitirmek istiyorum. Allah hakikat ehlini, hizmet ehlini ve gayret ehlini onları sevdikçe dört ölümle öldürür dört dirilişle diriltir. Birinci aşamada, nefsin sürekli rahatlık ve ferahlık isteğini öldürür, takdire rıza ve teslimiyet onurunu ve cihat şuurunu diriltir. Takdire rıza gösteren, Allah’a teslim olan tek başına kâinata meydan okuyabilir, bu onuru kazanır. Bunun hakkını veren, bu dereceyi aşan bu sefer ikinci merhalede dünyalık servet ve riyaset sevgisini Allah içinde öldürür. Ahiret ve uhuvvet huzurunu diriltir. Bu dereceyi de aşarsa üçüncü merhalede Cenab-ı Hak halktan rağbet ve hürmet beklentisini öldürür, kesret içinde vahdet olgunluğunu diriltir. O kalabalıklar içindedir, kainat içindedir, gezer, dolaşır, iş yapar, dükkana gider, çarşı pazara gider ama her yerde bu milyar farklı tecellilerin gerçek sahibi Allah’ın vahdetini ve azametini unutmaz ve “nerede olursanız olunuz Allah sizinle beraberdir” hakikatine göre hareket eder. Bunu da aşarsa dördüncü en önemli merhale olarak Cenab-ı Hak o insanın benlik ve kuru bilgiçlik şehvetini öldürür, onun yerine ilahi irade ve ilham ruhunu diriltir. Allah’ın yeryüzünde yürüyen ayağı, tutan eli, gören gözü, duyan kulağı ve konuşan diliyim dediği kimselerden olur. Hatta pek çok kardeşimden zaman zaman bu merhalelerin tecellisini görüyorum. Kendisi bunun farkında değil, belki kalbine riya gelmesin diye Allah bildirmiyor, biliyorum içinden bir şey arzu ediyor, o arzu ettiği şey aynen kısa zamanda gerçekleşiyor. Kardeşlerimden buna çok şahit oluyorum. Onun samimiyeti, onun istikameti ve onun safi gayreti Cenab-ı Hakkın lütfuyla Allah ona olması gereken mutluluğu ona ilham buyuruyor, dua ile arzu ettiği şey oluyor.

    Hatırlarsınız bir ara bizi Amerika’nın güdümünde, CIA ve MOSSAD’ın hizmetindeki bu FETO cemaatinin iç yüzünü yazıp konuştuğumuz için, 18.03.2016 tarihinde A Haber’e çıkan eski, meşhur Fetullahçılardan birisi (Gürcistandaki eğitim kurumlarının sahibi ve Gülen hareketinde üst düzey yönetici olan Hayati Küçük) bizim yetiştirdiğimiz talebelerin çoğu MOSSAD ve CIA elemanıdır diye itiraf etmiştir. Biz bunu yirmi yıldır söylediğimiz için şu anki AKP’liler tarafından ne hakaretlere uğradık değil mi? AKP iktidarı, Fetullah Cemaati, yetmez İsrail ve Amerikan Büyükelçilik mensupları ve maalesef kendi teşkilatımızdan üst kademedeki bazı hain şahısların dilekçeleri sonucu hakkımızda aylar, yıllar süren sözde belgeler, bilgiler ve deliller toplanmış, bizi Ergenekon’un dinci kanadı diye içeri aldılar. Diyorlardı ki “Biz koca ordu komutanlarını değil, genelkurmay başkanlarını, kuvvet komutanlarını, generalleri, yazarları v e meşhur bakanları içeri aldık. Beş, altı sene zindanlarda tuttuk. Bunların sahibi yok, bunları on yıl içerde tutsak kimsenin haberi bile olmaz”, bu niyetle hazırladılar değil mi? Konya’ya götürdüler, onlardan yetkili birisi “sizi şimdi bizim elimizden kim kurtaracak” dedi. Dedim ki: Allah!! Siz Amerika’nın himayesine sığınmış, tanrı diye tapındıkları Amerika’ya hizmet etmekle kendilerini kahraman zanneden FET֒cülerin buradaki uşakları olmakla bu kadar kendinizi emniyette hissediyorsunuz da, Biz yerlerin ve göklerin sahibi Allah’a güvenmezsek biz nasıl Müslüman olabiliriz? dedim. Dedi ki: “Göreceğiz.” Dedim ki: “Evet, bekleyin, Allah’ın bizi nasıl kurtaracağını göreceksiniz..” Onlar bizi en az sekiz-on sene tutmak üzere hazırlık yaptılar, ama bizim Yüce Halık’ımızın rahmetiyle beş günde bizi bırakmak zorunda kaldılar. Rabbim bütün bu hürmet ve ikramlarından dolayı zerre kadar nefsine pay çıkaran, bunu kendi kahramanlığı sanan ve bununla övünmeye kalkışanlardan değil, şükredenlerden, kıymetini bilenlerden ve Allah yolunda, Allah’ın himayesine güvenerek gayretini devamlı artırıveren kullarından etsin. Amin. Allah hepinizden razı olsun. Amin. Vesalamün alel mürselin. Velhamdulillahi rabbil alemin. El Fatiha.

















    Bu Haber 1324 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS