• “Devlet Aklı” ve “Hükümet (Hikmet) Sırrı” üzerine STRATEJİK BİR ANALİZ __!!

    “Devlet Aklı” ve “Hükümet (Hikmet) Sırrı” üzerine STRATEJİK BİR ANALİZ __!!

    01 Eylül 2019

     
    | Devamı


    “Devlet Aklı” ve “Hükümet (Hikmet) Sırrı” üzerine

    STRATEJİK BİR ANALİZ

            

    Türkiye’nin haklı bir gerekçe ile Suriye sınırımız boyunca bir barış koridoru oluşturmak ve PKK-YPG’nin terör saldırılarını savuşturmak üzere; Suriye’nin kuzeyine (Fırat’ın doğusuna) yapacağı bir askeri müdahaleyi, Washington Post; “Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyini İŞGAL EDECEĞİ” şeklinde haber yapmıştı. Yetmez; sınırdaki El Haseke bölgesinde, YPG-PYD-PKK için kendilerinin hazırladıkları beton tünellerin fotoğraflarını yayınlayıp, “Türk askerinin buralardan geçemeyeceğini” vurgulamış ve bir nevi gözdağı vermeye çalışmıştı.

    MSB Hulusi Akar’ın, ABD askeri heyetine: “Ya güvenli bölge teklifimiz dikkate alınır ve sorumluluğu Türkiye’ye bırakılır veya o bölgeye müdahale etmemiz kaçınılmazdır. Gerekirse inisiyatif kullanacağız, artık tahammülümüz kalmamıştır!” mealindeki muhtıra gibi mesajı, bizleri oldukça umutlandırmıştı.

    Ama maalesef; Fırat’ın doğusuna (Kuzey Suriye topraklarına) yönelik barış koridoru oluşturma niyetli askeri operasyonların, sonunda ABD ile birlikte yapılacağı açıklanmıştı. Bunun anlamı; PYD-PKK teröristleri, silahlarıyla birlikte 35 km içeride hazırlanan bölgelere kaydırılacak; buralarda özel statülü bir özerk Kürdistan oluşumuna dolaylı meşruiyet ve resmiyet kazandırılacak ve güvenlik koridoru, ABD ile Türkiye’nin ortak kontrolünde olacaktı. Bu durum; Suriye’nin fiilen parçalanması, Büyük İsrail’e zemin hazırlanması ve Türkiye’nin ABD’nin bölge politikasına alet olunması konusundaki kuşkularımızı arttırmaktaydı. Üstelik Türkiye; “Suriye’yi işgal eden ülke” ithamına muhatap olacak, siyasi ve diplomatik sorunları tek başına sırtlayacaktı.

    Suriye’de Güvenlik Koridoru Hesapları ve Amerikan Ayısıyla Çuvala Girme Hazırlığı!?

    Zaten Washington, Fırat'ın doğusunda Ankara'ya 5-14 km derinliğinde bir bölgeyi öteden beri öneriyordu. Şimdi ise bunu 20 km’ye çıkarmaya razı oluyordu. ABD’nin; YPG'yi de buna kısmen de olsa ikna ettiği, terör elebaşı Mazlum Kobani'nin; “5-10 km derinlikte bir bölgeyi, uluslararası güçlerin denetimine bırakmayı uygun görmelerinden” anlaşılıyordu. Gelen ABD heyetleri, Rusya veya Esed rejiminin burayı ele geçirme ihtimalini göstererek, Ankara'yı bu teklifi kabule ikna etmeye çabalıyor ve başarıyordu. Ankara ise; Suriye'den çekilmeyi erteleyen Washington'un, 30 km’lik derinliği iyice minimize etmesinden rahatsızlık duysa da kabul ediyordu. Türkiye, artık bir sonuç alınmasını kuvvetle arzu ediyor ama YPG'ye uluslararası ya da ABD güçlerinin himayesinde güvenlik vermeyi istemeyen tavrını yumuşatıyordu. Fırat'ın doğusunda, kendi imkânlarıyla güvenli bölgeyi kurma hedefi sulandırılıyordu.

    ABD, PKK-YPG'yi “kullanışlı kart” olarak elinde tutmakta ısrarcı davranıyor ve Türkiye’nin haklı itirazlarını takmıyordu. Aynı zamanda PKK'yı, İran'ın bölgedeki etkinliğini engelleme araçlarından birisi olarak görüyordu. Bunun için de Amerikan medyasında; “Türkiye'nin, yeni bir açılım süreci yapma ihtimali” yazılıp çiziliyordu. Dertleri ise; PKK'nın Türkiye'de silah bırakması ama Irak ve Suriye'de ABD’nin yedek milisi olarak konumlanması oluyordu.

    Böylece, İran'a karşı hem Türkiye’yi kışkırtmayı hem de PKK’yı kullanmayı düşünüyordu. ABD-YPG ilişkisi bu mahiyette yürüdükçe, "silah bırakma" meselesinin bir anlamı yoktu. Ve Ankara’nın; PKK'nın, farklı isimlerle bile olsa, bölgesel bir “yedek” güç olarak meşrulaştırılmasını kabullenmesi anlamına gelecek her uzlaşması bizi kuşkulandırıyordu.

    Sorun şuradaydı: Amerikalılar; sürekli kendi taktik menfaatlerini, Türkiye'nin stratejik-hayati menfaatlerinin önüne koyuyordu. DAEŞ'e karşı taktik amaçla desteklediğini söylediği PKK-YPG'yi, şimdi İran için seferber etmenin; Türkiye için de ne kadar kabul edilemez olduğunu anlamak istemiyordu. Uzun ve orta vadede, PKK'nın hem Suriye'de hem de Irak'ta kalıcı olmasını sağlamaya çalışıyordu.

    İran'ı dizginlemek için zaten yeteri kadar kapasiteyi seferber etmeyen Washington’un asıl hedefi Türkiye oluyordu. ABD yaptırımları, İran ekonomisine ağır etkilerde bulunsa da İran rejimini; Saddam'ın Irak'ı ya da Taliban'ın Afganistan'ı sananlar yanılıyordu.

    “ABD'nin, Türkiye ve Ortadoğu politikalarının hâlâ taktik unsurlarla uğraşması ve yeni bir değerlendirmeye gitmemesi sorunluydu. Bu durum, Rusya'nın kullanacağı yeni boşluklar oluştururdu. ABD'nin hatalı politikaları yüzünden, Suriye iç savaşının paradoksal şekilde Rusya ve Türkiye arasında yakınlaşma getirmesinden bile ders alınmıyordu. Taktik kazanç hırsı, stratejik kayıpları büyütüyordu. MGK'nın ‘barış koridoru’ tanımlamasını, bu bölgesel bağlamda yorumlamakta fayda görülüyordu” buyuran, CIA bağlantılı Siyonist STRATFOR irtibatlı SETA vakfı yetkililerinden ve SARAY prenslerinden Burhanettin Duran; hayret, hem ABD’ye karşı Rusya’ya yanaşmayı ve S-400 alımlarını övüyor, hem de “Türkiye üzerinde, Rusya etkinliğinin artması endişesiyle” ABD’yi uyarıyordu!?

    Acaba; Sn. Erdoğan Ankara’sı, Suriye’de bir PYD devletçiğine dolaylı da olsa razı mı kılınmışlardı?

    Defalarca hatırlatmıştık; “Önemli dış politika hususunda ve özellikle stratejik Suriye sahasında, Sn. Erdoğan’ın üst perdeden çıkışları, çok önemli ve tehlikeli tavizleri gizleme ve toplumun gazını indirme palavralarıydı!..” İşte Fırat’ın doğusuna ve Kuzey Suriye boyunca oluşturulacak bir “Barış Koridoru”; evet güvenliğimiz açısından büyük bir ihtiyaçtı, mutlaka yapılması lazımdı… Ama Sn. Erdoğan’ın bu konudaki sert ve net politikalarının ardında, kuşku uyandırıcı tavizlerin yattığı da sırıtmaktaydı.

    Bu konuda Arslan Bulut, önemli ve isabetli yorumlar yapmıştı:[1]

    Türk-Amerikan ilişkilerinde, daha doğrusu Trump-Erdoğan arasında bir süredir ilginç açıklamalar yapılıyordu. Trump; Osaka zirvesinden itibaren, Türkiye'nin Rusya'dan S-400 füzeleri almasını haklı bulduğunu söylüyor ve Türkiye'ye Patriot füzesi satmayan Obama'yı suçluyordu. İtiraz eden Cumhuriyetçi senatörleri ise, güya ikna etmek için Beyaz Saray'a davet ediyordu. Bu gelişmeler sırasında, S-400'ler Ankara'ya uçaklarla getiriliyordu. Osaka'da F-35'ler konusundaki tartışmayı hatırlatan Trump, "Dürüst olmak gerekirse, bu aslında gerçekten Erdoğan'ın hatası değil. Siz şimdi 'Donald Trump Türkiye'yi seviyor.' diye flaş haber yapacaksınız. Diyeceksiniz ki 'Donald Trump, Türkiye'nin yanında.' Hayır. Ben ülkemizi seviyorum ve çıkarlarımızı düşünüyorum." diye konuşuyordu.

    Derken, Milli Savunma Bakanlığı'nda; Türk ve ABD'li askeri yetkililer arasında, Suriye'nin kuzeyinde "Güvenli Bölge"nin tesisine yönelik çalışmalar başlıyordu! Hemen öncesinde Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey'yi kabul ediyordu. Bakanlıktan yapılan açıklamada, "Bakan Akar tarafından; Fırat'ın doğusunda Türkiye ve ABD'nin koordineli bir şekilde ve birlikte 'güvenli bölge' tesisi, PKK/YPG terör örgütü unsurlarının güvenli bölgeden çıkarılması, bölgedeki mevzii ve tahkimatın imha edilmesi ve ağır silahlarının toplanması, yerinden edilen Suriyeli kardeşlerimizin evlerine dönmeleri için gerekli şartların oluşturulması; Türkiye'nin mücadelesinin Kürt ve Arap kardeşlerimiz ve diğer etnik/dini gruplarla olmayıp, DAEŞ ve PKK/YPG'li teröristlerle olduğu, ABD'li bazı sivil, asker üst düzey yetkililerin, PKK/YPG terör örgütü elebaşları ile Suriye'de yaptıkları görüşmelerden rahatsızlık duyulduğu ifade edilmiştir." deniliyordu…  

    Bu arada Wall Street Journal, Trump'ın danışmanlarına: “Türkiye'ye yaptırım uygulamaktan kaçınmak istediğini ve Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan'a bu yönde güvence verdiğini söylediğini” yazıyordu. Erdoğan da Osaka'daki G20 Zirvesi'nin ardından, "Yaptırımlar konusuna Sayın Trump açıklık getirdi. Böyle bir şeyin olmayacağını da kendisinden özellikle dinlemiş olduk." diyordu.

    "Trump, neredeyse Türkiye için bir iyilik meleği rolü üstlenmiş durumda! Bu işte bir gariplik yok mu?" diyecektim ama buna gerek kalmıyordu! ABD'nin başlangıçta, Türkiye ile Fırat'ın doğusundaki PYD arasında oluşturmak istediği tampon bölgeye, Batılı asker getiremeyeceğini anladığı ve Türkiye'nin; "30 kilometrelik bir şeridi güvenli bölge ilan edelim ama Türkiye'nin kontrolünde olsun" önerisine olumlu cevap verdiği konuşuluyordu.

    (Acaba) 30 kilometrelik şeritte güvenli bölge kurulursa, PYD biraz güneye ve Suriye içlerine doğru itiliyordu ama Türkiye, bu şekilde hemen güneydoğusunda 80 bin kişilik (olan, şimdi 110 bine çıkarılan) Amerikan yetiştirmesi ordusu bulunan PYD devletçiğini (dolaylı biçimde) kabul etmiş olmuyor muydu? Eğer böyle ise; ABD Suriye'deki hedefine, Türkiye'nin de onayını alarak ulaşmayı başarıyordu. Bu anlaşma sağlandıktan sonra, artık Türkiye’nin PYD'ye müdahale imkânı da kalmıyordu!?

    Bu görüşmelerden önce, Yeniçağ'da Cahit Armağan Dilek'in yazdığı gibi; "Türkiye'nin Suriye’nin kuzeyinde muhtemel bir operasyona yönelik artan hareketliliğine karşı, Pentagon'dan sert bir açıklama yayınlanmıştı. Suriye’nin kuzeyinde ABD askerlerinin bulunduğu hatırlatılıp; ABD müttefiki Kürt(!) güçlere karşı yapılacak tek taraflı bir operasyonun, ölümcül sonuçları olacağı uyarısı yapılmıştı."

    ABD, 2018 yılında "güvenli bölge" önerisinde bulunduğu zaman; Anadolu Ajansı, Prof. Dr. Betül Karagöz Yerdelen'in görüşlerini aktarmıştı. Betül Yerdelen’in: "ABD'nin güvenli bölge önerisi, PYD'yi korumak içindir. PYD/YPG'nin bölgede zayıflamasını istemeyen Washington hem Türkiye'yi kaybetmemek için hem de PYD/YPG terör örgütünü korumak için, son kertede 'güvenli bölge' önerisini yeniden gündeme getirmiştir." tespitleri anlamlıydı.

    James Jeffrey'ye sunulan seçenekler avantaj mıydı, şantaj mıydı?

    Sınıra sevkiyatın hızlandığı bir dönemde Ankara'ya gelen ABD Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, Hulusi Akar ile bir araya gelmişti. Gündem güvenli bölge ve Münbiç'ti... Kendisine 90 günde bitmesi planlanan “Münbiç Mutabakatı'nın 14 aydır bitmediği” söylenmiş, Bakan Çavuşoğlu; “Tehdit devam ederse, operasyonu başlatırız” demişti. Bilmiyoruz, bunlar ciddi ve gerçekçi teklifler miydi, yoksa toplumun gazını almaya yönelik söylentiler miydi?

    James Jeffrey’nin, ABD ile Türkiye arasında oluşturulan “Suriye Çalışma Grubu” kapsamındaki Ankara temasları gizemli geçmişti. ABD heyeti, Dışişleri Bakan Yardımcısı Sedat Önal Başkanlığı’ndaki Türk heyeti ile 3 saat görüşmüşlerdi. Jeffrey'yi, daha sonra Savunma Bakanı Hulusi Akar kabul etmişti. Bakan Akar; ABD’li bazı sivil ve asker üst düzey yetkililerin, PKK/YPG terör örgütü elebaşları ile Suriye’de yaptıkları görüşmelerden duyulan rahatsızlığı ifade etmişti. Görüşmede, Fırat’ın doğusunu terör örgütü PYD’den temizleme kararlılığının da iletildiği bildirilmişti. PYD’nin, Münbiç’ten çekilmesine ilişkin ABD ile Haziran 2018’de varılan mutabakat hatırlatılarak, “Güvenli Bölge” konusunda artık somut adımlar atılması istenmişti. “Türkiye’nin meşru müdafaa hakkını kullanma kararlılığına” dikkat çekilmişti. TSK'nın operasyona hazır olduğunun da özellikle altı çizilmişti. Bakanlık açıklamasında; ABD'ye Fırat’ın doğusunda “güvenli bölge” tesisi, PKK/YPG terör örgütü unsurlarının güvenli bölgeden temizlenmesi, bölgedeki mevzii ve tahkimatın imha edilmesi ve ağır silahlarının toplanması, yerinden edilen Suriyelilerin evlerine dönmeleri için gerekli şartların oluşturulması istenmişti. Türkiye’nin mücadelesinin Kürt, Arap ve diğer etnik/dini gruplarla olmayıp, DAEŞ ve PKK/YPG’li teröristlerle olduğu da ifade edilmişti.

    Saray’ın Jeffrey’ye randevu vermemesi nasıl okunmalıydı?

    “Suriye Çalışma Grubu” toplantısına katılan ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar tarafından kabul edilen ABD temsilcisi Jeffrey’nin randevu talebi, Cumhurbaşkanlığı tarafından geri çevrilmişti. Suriye’nin kuzeyinde oluşturulacak “güvenli bölge” başta olmak üzere, Türkiye-ABD arasındaki sıcak gündem maddelerini görüşmek için, Ankara’ya iki günlük bir ziyaret gerçekleştiren ABD’nin Suriye ve IŞİD’le Mücadele Özel Temsilcisi James Jeffrey’ye Cumhurbaşkanlığı’ndan randevu verilmemişti. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’dan randevu talep etmesine karşın, Kalın’ın “programına uymadığı” gerekçesiyle Jeffrey’le görüşmediği belirtilmişti.

    ABD Başkanı Donald Trump’ın, Suriye ve IŞİD’le Mücadele Özel Temsilcisi James Jeffrey başkanlığındaki heyet, Ankara’ya yaptığı iki günlük ziyaretini bitirmişti. ABD heyeti, önce Dışişleri Bakan Yardımcısı Sedat Önal başkanlığındaki Türk heyetiyle, Dışişleri Bakanlığı’nda “Suriye Çalışma Grubu” toplantısına iştirak etmişti. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’la üç saate yakın süren bir görüşme gerçekleştiren Jeffrey ile Suriye’nin kuzeyinde kurulması gündemde olan güvenli bölgenin ayrıntılarının ele alındığı bildirilmiş, “ABD’li üst düzey yetkililerin, YPG yöneticileri ile Suriye’de yaptıkları görüşmelerden duyulan rahatsızlığın da iletildiği” belirtilmişti.

    Jeffrey’nin, Ankara ziyaretinin ilk gününde; ABD Merkez Kuvvetler Komutanı (CENTCOM) General Kenneth McKenzie’nin, YPG’nin üst düzey yöneticisi “Mazlum Kobani” kod adlı Ferhat Abdi Şahin’le yaptığı görüşme, YPG’nin ana omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) sözcüsü tarafından gündeme getirilmişti.

    ABD Savunma Bakanı Esper, skandal bir açıklama yapmıştı!

    ABD Savunma Bakanı Mark Esper, Türkiye'nin sınır güvenliği nedeniyle Suriye'nin kuzeyinde terör örgütlerine yönelik başlatacağı olası operasyon hakkında skandal sözler söylemişti. ABD Savunma Bakanı Mark Esper, Türkiye'nin, Suriye'nin kuzeyine herhangi bir operasyonunun "kabul edilmeyeceğini" ve ABD'nin tek taraflı müdahaleleri önleyeceğini belirtmişti. Oysa Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan yaptığı konuşmada; “Afrin'e, Cerablus'a, El-Bab'a girdik. Şimdi de Fırat'ın doğusuna gireceğiz. Biz, bunu Rusya ile de Amerika ile de paylaştık. Çünkü oralardan bize bu taciz atışları devam ettikçe, bizim sessiz kalmamız mümkün değildir.” demişti. Esper kendisi ile birlikte Japonya'ya seyahat eden gazetecilere yaptığı skandal açıklamada; “(Türkiye'nin) tek taraflı herhangi bir adımının kabul edilmeyeceğini bildiğini sanıyoruz” şeklinde küstahça tehditler edivermişti. Pentagon'dan bir ekip, Türk yetkililerle konuyla ilgili görüşmek için Türkiye'deydi ve Esper; “Ankara ile bir anlaşmaya varılabileceğini umduğunu” söylemişti. (Reuters)

    T.C. Milli Savunma Bakanlığı’nın Kamuoyuna Duyurulan Bildirisi, Umutlarımızı Arttırmıştı!

    “ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un; Türkiye’nin S-400 sistemi satın almasının, F-35 programının güvenliğini sarsacağını ve uyum içinde çalışamayacağını ileri sürerek, Türkiye’nin F-35 programından çıkarılma sürecinin ve satışının askıya alındığını ve Türk pilotlarının eğitiminin sonlandırdığını açıklaması üzerine; Türkiye Cumhuriyeti Savunma Bakanlığı olarak misilleme mahiyetinde, Türkiye’nin de buna karşılık olarak; Türkiye’de bulunan NATO’nun askeri üsleri dışında kalan ABD’ye ait İncirlik Hava Üssü, Kürecik Radar Üssü gibi ABD’ye ait tüm askeri üslerin, Rusya’dan satın aldığımız S-400 hava savunma sistemi ile siz Amerikalı uzmanların iddia ettiği gibi, uyum ve güvenli bir şekilde çalışamayacağı ve S-400 Savunma sistemimizin çalışmasını zafiyete ve tehlikeye uğratabileceği endişesinden dolayı, Türkiye’de bulunan NATO’ya ait askeri üsler haricindeki tüm ABD’ye ait askeri üslerin faaliyetleri askıya alınarak durdurulmuştur! Bu kararın dönülemez olmadığını ve ABD’nin F-35 konusundaki pozisyonunu değiştirmesi halinde kapatılan ABD üslerin kullanımı tekrar değerlendirilecektir!.. Halkımıza duyurulur!.. Milli Savunma Bakanı.” Gerçi bu bildiri yetkililerce doğrulanmamıştı, ama yüreklerimizi ferahlandırmıştı.

    Kıvrıkoğlu sessizliğini bozarak; “ABD, Sevr’i uygulamaya çalışıyor!” çıkışını yapmıştı.

    Eski Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun sessizliğini bozarak: “ABD’nin bu bölgede bir Kürt devleti kurma arzusu, Sevr Antlaşmasında var olan bir plandır!” çıkışı anlamlıydı.

    Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, TESUD’un Birlik Dergisi’ne verdiği röportajda: “ABD’nin Irak harekâtının, Çin’le de ilgili olduğunu” hatırlatmıştı. Kıvrıkoğlu, “ABD’nin bu bölgede bir Kürt devleti kurma arzusu, Sevr Antlaşmasında var olan bir plandır” gerçeğini vurgulamıştı. 15 Temmuz FET֒cü darbe girişimi sonrasında askeri liselerin kapatılmasını da eleştiren Kıvrıkoğlu, dönemin ABD Savunma Bakanı Yardımcısı Wolfowitz’le yaşadığı tartışmayı da anlatmıştı.

    Emekli Orgeneral Ergin Saygun'dan “Bu sıranın sonunda Türkiye var!” uyarısı.

    Eski Genelkurmay ikinci Başkanı ve Birinci Ordu komutanı Ergin Saygun, S-400 krizinin ABD ile Türkiye arasında küçük bir sorun olduğunu hatırlatmıştı. Irak ve Suriye örneklerini vererek, İsrail’e düşman ülkelerin bertaraf edildiğini belirten Saygun, "Bu sıranın sonunda Türkiye var. Bunu tüm kalbimle söylüyorum. Bunu söylerken de çok üzgünüm" itirafını yapmıştı.

    Ergin Saygun, Washington’da Turkish Heritage Organization'un (Türk Mirası Vakfı) düzenlediği Türk-Amerikan ilişkileri konulu panelde konuşurken:

    “Amerika, Türkiye’nin bölgesel bir güç olmasını istemiyor! Eğer S-400 problemini bitirme konusunda uzlaşırsak, eminim yeni talepler olacaktır. Bize; ‘İran’la anlaşma yapma!’ dayatmasından sakınmayacaktır. Eğer buna 'evet' dersek sonrasında, ‘Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devleti kuracağız, buna muhalif olma’ diye tutturacaklar. Eğer buna 'hayır' derseniz, size 'Kıbrıs’ta gaz ya da petrol arama hakkınız yok' diye çıkışacaklar. Yani problem bana göre, S-400 ya da F-35’lerin Türkiye’ye verilmemesinden daha fazladır. Amerika, Türkiye’nin bağımsız dış politikasından rahatsızdır ve Türkiye’nin bölgesel bir güç olmasına karşı çıkmaktadır!” gerçeklerini hatırlatmıştı.

    Saygun’a göre; “ABD’nin en büyük endişesi, İsrail’in güvenliği olmaktaydı!”

    Emekli Orgeneral Saygun’un, “Türkiye’nin F-35 projesinden dışlanması 10 yıl önce dış ilişkiler komisyonunda tartışıldı. Çünkü Türkiye F-35’leri alırsa, bu Ortadoğu’daki dengeleri bozacaktı. İsrail hava üstünlüğünü kaybetmiş olacaktı. Amerika ve Batı için Ortadoğu’da iki önemli konu vardır. Biri İsrail’in, diğeri de enerji kaynaklarının güvenliği. Ortadoğu’da İsrail’e dost ülke yok. Şimdi bir tane yaratabilirler. Bağımsız bir Kürt devleti! Bu yeterli mi hayır, düşmanlarını da elemeniz gerekiyor. Türkiye aleyhindeki girişimlerin altında bu yatmaktadır!” tespitleri haklıydı.

    “Devlet Aklına” her durumda sahip çıkılacak ve saygı duyulacak mıydı?

    Türkiye, ciddi tehdit altındaydı. Tehdidin arkasında da ABD vardı. Bu her geçen gün daha da netleşiyordu. Bu arada önemli gelişmeler de yaşanıyordu. “AKP Aklı” derde çare olmadığı durumda “Devlet Aklı” öne çıkıyordu. Sorunlar “Devlet Aklı” ile çözülmeye çalışılıyor, AKP de buna uyuyordu. Başka çaresi de yoktu. “Devlet Aklı”nın devreye girdiği alanlarda işler düzeliyordu. İşte onlardan bazıları:

    PKK TERÖRÜ

    “PKK ile ‘açılım’ devreye sokuldu, Patenti ABD’nindi. Süreç Habur’la başladı. PKK en az 5 kat büyüdü. Sonra ‘Devlet Aklı’ olaya el koydu. ‘Açılım’ bitti. PKK hendeğe gömüldü.” deniliyor, oysa APO’ya partiler üstü hakem rolü veriliyordu!..

    FETÖ

    “FETÖ iktidara ortaktı. En kritik kurumlar ona bırakıldı. Emniyet, yargı, TSK, … adım adım alan genişletiyorlardı. 2010’dan sonra ‘Devlet Aklı’ müdahil olmaya başladı.

    Ama onlar aceleciydi, iktidarın tamamını istiyorlardı. İşi, 15 Temmuz darbe girişimine kadar götürdüler. Ama ‘Devlet Aklı’ galip geldi ve FETÖ ağır darbe yedi.” deniliyordu, kısmen doğruydu, ama FET֒yü oluşturan bataklık şartları devam ediyordu ve yeni tehlikeler büyüyordu!

    SURİYE

    “AKP, Suriye konusunda büyük hatalar yaptı. Davutoğlu’nun ‘stratejik çukuruna’ kapıldı. Rus uçağı bile düşürüldü. Ama zamanla ‘Devlet Aklı’ devreye girdi. ‘Astana süreci’ başladı. Suriye yönetimi ile temasın önü açıldı. Henüz sıkıntı yaşansa da yön belli oldu.” deniliyordu ama Suriye’de, sınırımıza 30 km ötede özerk bir Kürdistan kurulması sona yaklaşıyordu.

    FIRAT’IN DOĞUSU

    “PKK/PYD’nin Suriye’deki sözde lideri Salih Müslüm Türkiye’de ağırlandı. En yetkili kişilerle görüşmeler yaptı. Ayn el Arap’da (Kobani) PKK/PYD’ye destek tamdı. Anayasa çiğnendi, topraklarınız Peşmergeye açıldı. ABD’nin niyeti açıktı. Irak’ın kuzeyindeki model, bu sefer Suriye için de gündeme taşınmıştı. ‘Devlet Aklı’ ‘dur’ dedi. ‘ABD-İsrail Koridoru’ kesildi. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı Harekâtları yapıldı. Şimdi de Fırat’ın doğusuna müdahale hazırlığı vardı.” deniyordu, ama sonunda ABD ile ortaklığa ve onun planlarına hizmetkârlığa razı olunuyordu.

    YARGI

    “Yargıda tartışma ağırdı. FETÖ önemli ölçüde temizlenmiş durumdaydı. Ama sorunlar bitmiş sayılmazdı. İş dünyası, yatırımcılar, endişe duymaktaydı. Halkta da sıkıntı vardı. ‘Devlet Aklı’ sahneye çıktı. ‘Yargı reformu’ gündeme taşındı. TBB de önemli rol almıştı.” deniliyordu, oysa bu sözde yargı paketi, Haçlı AB’ye teslimiyet şartlarını hazırlıyordu…

    DOĞU AKDENİZ

    “İsrail başı çekti, tabi arkasında ABD vardı. Mısır, Yunanistan ve Rumlar iş birliği yaptı. Doğu Akdeniz yağmalanırken, Türkiye bakmaktaydı. ‘Devlet Aklı’ müdahale etti. Geçmişte ‘Balyoz yiyen’ komutanlar görev başındaydı. İzlenen politikalarda etkililerdi. Kararlı duruşta payları yüksekti. Sondaj gemilerimiz denizlere açılmıştı.” deniliyordu... Elbette birtakım olumlu ve onurlu girişimler de yaşanıyordu ama Sn. Erdoğan Yunanistan’ı ve Rum kesimini suçlarken, İsrail’i ağzına bile almıyordu.

    KIBRIS

    “Kıbrıs’ta da yeni gelişmeler vardı. Deniz üssü, Geçitkale Havaalanı’nın yeniden faaliyete geçmesi ve Maraş’ın yerleşime açılması. Bütün bunlar ‘Devlet Aklı’nın devreye girdiğinin yansımasıydı.”

    EKONOMİ(!)

    “En önemli sorunlardan biri ekonomi olmaktaydı. Kriz tahminlerden daha büyük orandaydı. Ama ‘Devlet Aklı’ henüz devreye sokulmadı. Ancak eninde sonunda sıranın oraya da gelmesi kaçınılmazdı”[2] deniliyordu ama bu ekonomik krizin nasıl aşılacağı ve ülkenin nasıl kalkınacağı bir türlü ortaya konulmuyordu. Sadece, “Amerika’nın güdümünden uzaklaşıp, Rusya’nın himayesine sığınılırsa bütün sorunlardan kurtulacağımız” havası veriliyordu…

    Acaba Abdullah Öcalan’la, Aydınlıkçıların “Devlet Aklı” Aynı mıydı?

    Avukatları tarafından Basına ve Kamuoyuna yapılan açıklamada:

    “Müvekkilimiz Sayın Abdullah Öcalan ile 07.08.2019 tarihinde bir görüşme gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Sayın Öcalan’ın bu görüşmede temel gündemi, birçok başlığın yanı sıra esas olarak Türk-Kürt ilişkilerinin tarihsel gelişimi, mevcut çatışma ve savaş durumuna dönük tartışmalar olmuştur. Bu minvalde Sayın Öcalan; ‘Ben Kürtlere yer açmaya çalışıyorum; gelin Kürt sorununu birlikte çözelim. Bir haftada çatışma halini ve ihtimalini ortadan kaldırırım diyorum. Ben çözerim, kendime güveniyorum, çözüm için hazırım. Ancak devlet de devlet aklı da gereğini yapmalıdır.’ demiştir.” bilgileri yer alıyordu.

    Ve şimdi, bu yorumları yapanlara sormak gerekiyordu:

    Bu “DEVLET AKLI”; “Ne ABD takipçiliğinin ne AB taklitçiliğinin ne de Rusya himayeciliğinin, ülkemize ve milletimize hiçbir şey kazandırmadığı anlaşılmıştır. Artık ADİL DÜZEN’e ve bütünüyle milli ve yerli bir sisteme geçmemiz kaçınılmazdır. Varlığımız ve bekamız buna bağlıdır!” kararı alırsa, bu değerli yazar ve yorumcularımız aynı gayret ve samimiyetle, şimdi savundukları “DEVLET AKLINA” sahip çıkacaklar mıydı?

    Yeri gelmişken şu konuyu da AKP iktidarına ve yetkili makamlarına sormak lazımdı:

    HDP’li Diyarbakır, Mardin ve Van Belediye başkanları “PKK elebaşı Abdullah Öcalan’ı övmek, örnek göstermek ve teröristleri desteklemek” gibi haklı gerekçelerle görevlerinden alınmışlardı. İyi de, İstanbul Belediye seçimleri sürecinde; Abdullah Öcalan’dan “aracı olarak” yararlanmaya çalışan ve mesajlarına sığınan Sn. Erdoğan’ı ve iktidar sorumlularını kim sorgulayacaktı. Bay Aydınlıkçılar; “Devlet Aklını” savunduğu gerekçesiyle haklı bulup sahip çıktıkları Öcalan’ı, saygıyla andıkları için HDP’li Belediye başkanlarının görevden alınmasını nasıl yorumlayacaklardı? “Devlet Aklı” nerede kalmıştı?

    ABD’ye güvenmek, AKREP’e güvenmekten farksızdı.

    Suriye’nin kuzeyinde barış koridoru (güvenli bölge) oluşturulması hususunda ABD ile mutabakat sağlandığı açıklandı. Ancak, bugüne kadar ABD barış götürmek adına hangi ülkeye el atmış ve orada etkinlik kazanmış ise, o bölge ya tam bir kaosa ve bataklığa saplanmış ya da bölünüp parçalanmıştır. Bu bakımdan, “ABD’nin bastığı yerde ot bitmez” diyenler haklıydı. Söz konusu ülkelerde yaşayanlar, şimdi ABD’ye; “Gölge etme, başka ihsan istemeyiz” deme noktasına gelip dayanmışlardı. Söz gelimi, yıllarca “Vietnam’ı, komünizmin yayılmacılığından kurtarmak” için asker gönderdiğini ileri süren ABD; adı geçen ülkede yüzbinlerce babasız çocuk bırakmış, bunca zaman geçmiş olmasına rağmen, insanlar tam bir sefalet içinde yaşamaya mahkûm edilmiş durumdalardı. Afganistan’da barışı sağlamak adına devreye giren ABD, Afganistan’ı terör ve çatışmalar ülkesi haline sokmuşlardı. Irak’ı Saddam zulmünden kurtarmak için işgal etmişler, ama insanlar bugün Saddam’ı arar hale gelmiş ve perişanlık içinde kıvranmaktalardı. Libya böyle, Sudan böyle, Suriye de böyle olacaktır. Kaldı ki, bu tespit sadece bizim ABD’nin sicil dosyasına bakarak ulaştığımız bir sonuç sanılmasındı. Tüm gazetelerde, “Güvenli bölge için ABD ile mutabakat” başlığı altında yer alan haberlerin hemen yanı başında; “ABD’den teröre destek itirafı” ya da “Çekiç Güç gibi olmasın”, “Sınıra 6 bin DAEŞ’li planı” veya “ABD, Suriye’deki ortaklarını büyütüyor” başlığı altında haberler, birlikte yer almış ve özellikle ABD’nin ikiyüzlülüğü hatırlatılmıştı.[3]

    Türkiye’nin, Temmuz 2019 başından itibaren bütün ağırlığını koyup işi; “NATO müttefikliği mi YPG mi?” noktasına getirmesi haklıydı. ABD ile ortak bir yol bulunamazsa, Türkiye’nin tek başına güvenli bölgeyi kuracağı, en tepeden defalarca vurgulanmıştı. Sn. Erdoğan; “Türkiye’nin kaygılarını anlayan adam” olarak gördüğü Başkan Donald Trump’ın, Aralık 2018’deki gibi “Biz çekiliyoruz, Suriye senindir” tarzında sürpriz yapma ihtimalinin hayaline kapılsa da ABD Savunma Bakanı Mark Esper; son dakikada “tek taraflı bir müdahaleyi önleyeceklerini” belirterek, dengeyi başka bir noktaya taşımıştı.

    Şimdi İsrail ve emperyalizmle işbirlikçi Kürtler, olası müdahaleyi “özerklik projesinin tamamen çökertilmesi” olarak gördükleri için tüm güçlerini, ABD ile ortak operasyonların sürdüğü güney cephelerinden kuzeye çekmek durumunda kalacaktır. Bu boşluğu ya Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) dolduracaktır ya da Suriye ordusu dolduracak. Birinci seçenek; ABD’nin, “IŞİD’i yendik” efsanesinin sonu, ikincisi; Fırat’ın doğusunda kurguladığı oyunun iflası olacaktır. ABD’nin, Fırat’ın doğusunu hem Suriye’nin geleceğini şekillendirmede hem bölgesel hedeflerinde güçlü bir kart olarak gördüğü açıktır. Bunu, eski Dışişleri Bakanı Rex Tillerson çok çarpıcı bir şekilde vurgulamıştır. Kuzey Suriye’deki unsurlarla; Türkiye’nin savaşa tutuştuğu bir seçenekte, ABD’nin bütün stratejik denklemi dağılacaktır. Bu da Suriye defterini kapatıp gitmesini gerekli kılacaktır ki, eğer bunu isteselerdi yılın başında “Çekiliyoruz” dedikleri zaman yaparlardı.

    Neticede; herkes bayramdan sonra savaşı beklerken, Ankara’da Amerikalı askeri yetkililerle iki gün süren görüşme maratonunun ardından, üç maddelik bir mutabakat açıklanmıştı.

    Amerikan ve Türk tarafının eş zamanlı duyurduğu ortak metne göre;

    1- İlk aşamada, Türkiye’nin güvenlik endişelerini giderecek tedbirler bir an önce uygulanacaktı.

    2- Güvenli bölge tesisinin, ABD ile birlikte koordine ve yönetimi için Türkiye’de müşterek harekât merkezi en kısa zamanda kurulacaktı.

    3- Müteakiben, bölgenin barış koridoru olması ve Suriyelilerin dönmeleri için her türlü ilave tedbir alınacaktı. Bu üç madde dışında, başka hiçbir detay paylaşılmamıştı. Amiyane tabirle, ilk bakışta “meseleyi komisyona havale eden” bir durum ortaya çıkmıştı. Burada, Türkiye’nin peşinen masaya koyduğu; Fırat’ın doğusunda, sınır boyunca 30-40 km derinliğinde bir bölge talebini karşılayan bir maddenin yer almaması kuşkulandırıcıydı. Net olan bir sonuç varsa, o da Afrin’de olduğu gibi, eli kulağında bir müdahale seçeneğinin bertaraf edilmiş olmasıydı.[4]

     Elbette İsmet Özçelik’in katıldığımız ve kutladığımız tespit ve tahlilleri de vardı:

    “Türkiye olağanüstü günler yaşıyordu. ABD içeride ve dışarıda yeni tezgâhlar kurguluyordu. İçeride yeni partiler kurduruyor, ittifaklar örgütlüyor, dışarıda ise namluyu Türkiye’ye çevirmekten sakınmıyordu. Fırat’ın doğusunda, Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs’ta Türkiye’yi açıkça tehdit ediyordu. Bir başka konu da ekonomik kriz oluyordu. ABD ekonomik krizden yararlanmaya çalışıyor, istediklerini yaptırmak için fırsat kolluyordu. ABD; iktidarın zaaflarını kullanıyor, Türkiye’nin borç batağında debelenmesi işine geliyordu. Ve yapılan hatalar, güvenliğimizi de tehdit ediyordu.

    Bu ortamda, özellikle Türk Ordusuna yönelik sinsi planlar öne çıkıyordu. Bu nedenle, TSK’yı göz bebeğimiz gibi korumamız gerekiyordu. Ama Ordumuz, ısrarla tartışmaların içine çekilmeye çalışılıyordu, böylece ABD’nin ekmeğine yağ sürülüyordu. Oysa, Ordu 15 Temmuz’un yaralarını sarıyor ve on binlerce FET֒cü ayıklanıyordu. Ama her şey bununla bitmiş olmuyordu.

    Yüksek Askeri Şura

    Türk Ordusu’nun şekillendiği yer Yüksek Askeri Şura sayılıyor, geleceğin komuta kademesi burada belirleniyordu. TSK’nın Milli Savunma’ya bağlanması, bazı kuşkuları içinde barındırıyordu. Geçmişte çok tartışıldı ama 15 Temmuz’dan sonra bu da oldu. Jandarma Genel Komutanlığı İçişleri Bakanlığına; Kuvvet Komutanlıkları MSB’ye bağlandı. Genelkurmay Başkanı kuvvetlerden koparıldı. Bir sonraki adımda, Genelkurmay Başkanı da MSB’nin altına alındı. Şu anda bir sorun yok gibi görülüyordu. Milli Savunma Bakanının, eski Genelkurmay Başkanı olması işi biraz rahatlatmaktaydı. Ama bunun yarınları da vardı.

    Sosyal medyada Türk Ordusu tartışılırken; Mehmetçik cephede savaşıyordu. Kandil çevresinde teröristlere göz açtırmıyor, Doğu Akdeniz’de sondaj gemilerimizi koruyordu. Kıbrıs’ta eller tetikte bekleniyor, Suriye’de “ABD-İsrail Koridoru”nu kesiyordu. Yani, her yerde “vatan savunması” veriliyordu.

    ABD Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey (PYD-PKK’yı kastederek) “Bizimle savaşanların zarar görmemesi, saldırıya hedef olmaması konusundaki taahhüdümüz sürüyor” açıklamasını yapıyor ve Türkiye’ye gözdağı veriyordu. Böylece PKK/PYD’ye moral vermeye çalıştığı anlaşılıyordu. Bu koşullarda yapılması gereken belli; 82 milyon olarak Türk Ordusu’nun arkasında durmamız gerekiyordu.”[5]

     

     

     


    [1] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/turkiye-pyd-devletini-kabul-mu-ediyor-52707yy.htm

    [2] https://www.aydinlik.com.tr/devlet-akli-devrede-ismet-ozcelik-kose-yazilari-temmuz-2019

    [3] abdulkadirozkan@milligazete.com.tr

    [4] ftastekin@gazeteduvar.com.tr

    [5] Bak: Türk Ordusu ve YAŞ – 04.08.2019 - Aydınlık


















    Bu Haber 318 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS