• '' SİYONİST '' KERRY ZİYARETİNİN  '' DERİN KODLARI ''

    '' SİYONİST '' KERRY ZİYARETİNİN '' DERİN KODLARI ''

    19 Nisan 2013
    “Siyonist” Kerry ziyaretinin “Derin Kodları!” DIŞ POLİTİKA MI, BOŞ PALAVRA MI?

     
    | Devamı

    “Siyonist” Kerry ziyaretinin “Derin Kodları!”

    ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin Türkiye ziyareti sonunda gerçekleşiyordu. İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya ile Avrupa turunu tamamlayan Kerry rotayı Türkiye’ye çeviriyor ve Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar öncesi bize de uğruyordu.

    Bu sıralamanın kendisi bile başlı başına önemli sayılıyordu. Çünkü, söz konusu ziyaret öncesi Obama’nın ilk ziyaretini İsrail’e yapacak olması ve Başbakan’a randevu verilmemesi karşısında bir takım çevreler “züğürt tesellisi” babından: “Sorun değil, abartmayın, Bakan Kerry de ilk ziyaretini bize yapacak” demek suretiyle güya ABD’nin Türkiye’ye ve kendilerine verdiği önemin altını çizmekle avunuyordu ve tabi bir kere daha havalarını alıp hayal kırıklığına uğranıyordu.

    Başbakan’ın ağzından kaçırdığı “Siyonizm de insanlık suçudur!” sözlerine değinen Kerry-Davutoğlu basın toplantısında, “Çok aşikâr açıklamalar yapılmış ve buna yönelik Beyaz Saray da gayet açık bir şekilde görüşlerini dile getirmiştir. Biz, bununla (Recep Erdoğan’la) aynı görüşte değiliz. Bunu karşı çıkılabilir bulduk. Ama bunları söylemekle birlikte Türkiye ve İsrail, her ikisi de ABD’nin hayati müttefikleridir. Biz onların bir arada çalıştıklarını görmek istiyoruz ki, retoriğin ötesine geçebilelim ve somut adımlar atarak bu ilişkiyi değiştirebilelim.” ifadeleri ABD’nin Ankara’ya, “kırmızı çizgilerini” gösteriyordu.

    Bakan Davutoğlu’nun bu hususta; “İsrail’in Türkiye’den olumlu açıklamalar duymak istiyorsa, tutumunu gözden geçirmesi” gerektiğini hatırlatması ve; “Unutmayın ki Gazze saldırıları ve Mavi Marmara olana kadar İsrailli yetkililer Türkiye’de en üst düzeyde ağırlandılar. İsrail-Suriye barışını sağlamak için gece gündüz Sayın Başbakanımız, bizler çaba sarf ettik. İsrail-Filistin barışı olsun diye büyük çabalar sarf ettik. Yine sarf etmeye hazırız. Yakın zamana kadar İsrailli yetkililerle birlikte ne kadar büyük çabalar sarf ettiğimizi herkes yakından bilir” ifadeleri ile İsrail’e “Yahu bizi daha fazla sıkıntıya sokmayın” der gibi yalvarırken, diğer taraftan da “kapıların tamamen kapalı” olmadığı mesajını vermesi dikkatlerden kaçmıyordu.

    Davutoğlu’nun verdiği bu cevap, aynı zamanda “ABD’nin hassasiyetlerinin dikkate alındığını” da ortaya koyuyor ve İsrail faktörünün bu bağlamda önemini “örtülü” de olsa teyit ediyordu. Nitekim Kerry’nin kullandığı şu ifade her şeyi açıklıyordu: “Bunların (Yani “Siyonizm de insanlık suçudur” laflarının) yaptığı etkilerin de ele alınması gerekiyor. Sayın Dışişleri Bakanı ve ben, bu konuyla ilgili çok içten görüşmeler yaptık” tespitinde bulunan Milli Gazete’den M. Seyfettin Erol önemli ayrıntılara parmak basıyordu.

    Yahudi asıllı ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Kongre’de yaptığı konuşmada dış yardımların “bir hediye ve hayır işi” olarak görülmemesini hatırlatıyor, “bütün bunlar güçlü bir ABD için yatırım”diyordu! ABD Kongresi’nde otomatik harcama kesintileri üzerine konuşan ABD Dışişleri Bakanı John Kerry her şeyi apaçık ifade ediyordu! Lafı eğip bükmüyor, hiçbir şeyi saklayıp gizlemiyordu. ABD’nin dünyaya yardım adı altında yaptığı harcamaların hiçbirinin hediye ve hayır işi olmadığını açıkça ilan ediyor, yani kimsenin karakaşı, kara gözü için ABD’nin kesenin ağzını açmadığını belirtiyordu. Yapılan yardımların mutlaka ABD’nin çıkarı gözetilerek yapıldığını söylüyor, her kuruşun “Güçlü bir ABD” için harcandığının altını çiziyordu!

    ABD bencilliğinin bu denli açık ortaya çıkmasını bir nebze olsun gizleyebilmek için de “Özgür bir dünya için yatırım” mazeretini öne sürüyordu! ABD’nin özgür bir dünya adı altında dünyayı nasıl kana boğduğunu bilmeyen var mıydı? Biz herkesin bildiğini düşünüyoruz ama hâlâ bilmeyenler varsa dünyaya şöyle bir göz atsınlar! Irak’a baksınlar! Kuzey Afrika’ya baksınlar! Afganistan’a baksınlar! Saydığımız bu ülkelerde ABD hep özgür bir dünya(!) için nasıl çalışmış ve yüz binlerce Müslümana nasıl kıyılmıştı?

     

    KAYNAK MAKALEMİZİN TAMAMINI SUNUYORUZ:

     

         DIŞ POLİTİKA MI, BOŞ PALAVRA MI?

     

    Bir ülkenin dış politikası, onun uluslar arası ağırlığını, saygınlığını ve “devlet aklını” yansıtıyordu. Dış politika kararları alırken ve uygularken, elbette bölgesel ve küresel dengeleri gözetmek, gerektiğinde stratejik sabır göstermek gerekiyordu. Ama bu, orta ve uzun vadeli programsızlık ve omurgasızlık anlamına gelmiyordu. Dünya siyonizminin ve emperyalist merkezlerin taşeronu iktidarların ve işbirlikçi piyonların, halkının havasını almak üzere sıkça başvurdukları kurusıkı palavralarla, onurlu bir devletin ve sorumlu bir hükümetin dış politikaları, çok farklı temellere dayanıyordu. Yeni ve Adil bir Dünya Düzenine öncülük edecek, tarihi, tabii ve talihli potansiyele sahip Türkiye’nin, hala Batı’nın kuyruğu, Küresel sömürü saltanatının uyumlu bir uyruğu olma çabası, taklitçi ve teslimiyetçi zihniyetlerin aşağılık kompleksini açığa vuruyordu. “50 yıldır kapısında bekletildiğimiz Avrupa Birliğine yaranamazsak, biz de Şanghay Beşlisine yanaşırız!” kafası, Milli değer ve dinamiklerden, İslam’ın insani ve evrensel hedeflerinden ne kadar nasipsiz olunduğunu gösteriyordu. Milli Çözüm dışında hiç kimse çıkıp ta: “Ya hu, Batı-Kapitalist gâvurundan usandık, şimdi de doğu-Komünist gavuruna sığınalım, diyeceğinize, Erbakan Hoca’nın temelini atıp resmiyet kazandırdığı D-8’leri ve Türk İslam Birliğini diriltmeyi, bütün Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkelerini de bu zulüm ve sömürü düzenine karşı birlikte harekete geçirmeyi neden hiç düşünmüyorsunuz” diye soramıyordu.

    Yahudi asıllı John Kerry, Türkiye yolunda iken, ABD Siyonizm’e bir kez daha tam destek veriyordu! Evet, Kerrry Türkiye’ye Siyonizm’le geliyordu!

    ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı John Kerry, Ankara’ya adımını atmadan önce, şeytani mesajını gönderiyordu.. Siyonizm’in “insanlık suçu” olarak nitelenmesine “stratejik müttefikimiz” ABD çok sert tepki gösteriyor ve Siyonizm’e her zamanki gibi arka çıkıyordu. Kerry, Ankara’da Suriye ve Ortadoğu ile ilgili kritik görüşmeler yapıyor ve bunların çoğu halkımızdan gizleniyordu. Başbakan Erdoğan’ın anti-Siyonizm gibi, “Siyonizm’in de insanlığa karşı işlenmiş su甠olduğu ifadesi, ABD’nin sert tepkisini de beraberinde getiriyor, Milli Görüş’ten kalma ağız alışkanlığıyla ve toplumun gazını almak amacıyla bu sözleri sarf eden Recep Erdoğan hemen geri adım atıyordu. Türkiye’nin “kadim müttefiki” (!) ABD’nin Dışişleri’nden yapılan açıklamada, Siyonizm’i “insanlığa karşı işlenmiş suç” olarak zikretmenin ABD tarafından reddedildiği vurgulanırken, bunun “saldırgan ve yanlış” bir tanımlama olduğu belirtiliyordu.

    ABD seçimleri sırasında Yahudi lobisince karşı çıkıyor gibi görüntüsüyle desteklenen, ancak Yahudi olduğu bilinen Kerry’nin ziyaretinin zamanlaması dikkat çekerken, Siyonizm’le ilgili mesajı Kerry’nin bizzat ileteceği özellikle vurgulanıyordu. Siyonizm aleyhindeki ifadelerin ABD-Türkiye ilişkilerinde “yıpratıcı etki” yapacağı belirtilirken; Kerry’nin, ABD’nin bu ifadeleri duymaktan ne kadar rahatsız olduğu konusunda “son derece açık” olacağı ifade ediliyordu. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Suriye ve Ortadoğu’daki sıcak gelişmeler başta olmak üzere pek çok konuyu görüşüyordu. Türkiye ABD’nin bu konulardaki tavrını, daha doğrusu talimatını dinliyordu. John Kerry ve ABD heyetiyle yapılan görüşmelerde başta Suriye, bölgedeki ve uluslar arası alandaki diğer görüşmelerin, Afganistan, balkanlar ve Kıbrıs Rum kesimindeki sın seçim kapsamında Kıbrıs sürecinin ele alındığı kaydediliyor ama asıl İsrail’le ilişkilerin düzeltilmesi konuşuluyordu. Çünkü bunun hemen arkasından İsrail Heeratz Gazetesi, “Türkiye ile İsrail arasındaki diplomatik ve ekonomik ilişkilerin hızla düzeldiğini yazıyordu!?

    “Siyonist” Kerry ziyaretinin “Derin Kodları!”

    ABD Dışişleri Bakanı Kerry’nin Türkiye ziyareti sonunda gerçekleşiyordu. İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya ile Avrupa turunu tamamlayan Kerry rotayı Türkiye’ye çeviriyor ve Mısır, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar öncesi bize de uğruyordu.

    Bu sıralamanın kendisi bile başlı başına önemli sayılıyordu. Çünkü, söz konusu ziyaret öncesi Obama’nın ilk ziyaretini İsrail’e yapacak olması ve Başbakan’a randevu verilmemesi karşısında bir takım çevreler “züğürt tesellisi” babından: “Sorun değil, abartmayın, Bakan Kerry de ilk ziyaretini bize yapacak” demek suretiyle güya ABD’nin Türkiye’ye ve kendilerine verdiği önemin altını çizmekle avunuyordu ve tabi bir kere daha havalarını alıp hayal kırıklığına uğranıyordu.

    Başbakan’ın ağzından kaçırdığı “Siyonizm de insanlık suçudur!” sözlerine değinen Kerry-Davutoğlu basın toplantısında, “Çok aşikâr açıklamalar yapılmış ve buna yönelik Beyaz Saray da gayet açık bir şekilde görüşlerini dile getirmiştir. Biz, bununla (Recep Erdoğan’la) aynı görüşte değiliz. Bunu karşı çıkılabilir bulduk. Ama bunları söylemekle birlikte Türkiye ve İsrail, her ikisi de ABD’nin hayati müttefikleridir. Biz onların bir arada çalıştıklarını görmek istiyoruz ki, retoriğin ötesine geçebilelim ve somut adımlar atarak bu ilişkiyi değiştirebilelim.” ifadeleri ABD’nin Ankara’ya, “kırmızı çizgilerini” gösteriyordu.

    Bakan Davutoğlu’nun bu hususta; “İsrail’in Türkiye’den olumlu açıklamalar duymak istiyorsa, tutumunu gözden geçirmesi” gerektiğini hatırlatması ve; “Unutmayın ki Gazze saldırıları ve Mavi Marmara olana kadar İsrailli yetkililer Türkiye’de en üst düzeyde ağırlandılar. İsrail-Suriye barışını sağlamak için gece gündüz Sayın Başbakanımız, bizler çaba sarf ettik. İsrail-Filistin barışı olsun diye büyük çabalar sarf ettik. Yine sarf etmeye hazırız. Yakın zamana kadar İsrailli yetkililerle birlikte ne kadar büyük çabalar sarf ettiğimizi herkes yakından bilir” ifadeleri ile İsrail’e “Yahu bizi daha fazla sıkıntıya sokmayın” der gibi yalvarırken, diğer taraftan da “kapıların tamamen kapalı” olmadığı mesajını vermesi dikkatlerden kaçmıyordu.

    Davutoğlu’nun verdiği bu cevap, aynı zamanda “ABD’nin hassasiyetlerinin dikkate alındığını” da ortaya koyuyor ve İsrail faktörünün bu bağlamda önemini “örtülü” de olsa teyit ediyordu. Nitekim Kerry’nin kullandığı şu ifade her şeyi açıklıyordu: “Bunların (Yani “Siyonizm de insanlık suçudur” laflarının) yaptığı etkilerin de ele alınması gerekiyor. Sayın Dışişleri Bakanı ve ben, bu konuyla ilgili çok içten görüşmeler yaptık” tespitinde bulunan Milli Gazete’den M. Seyfettin Erol önemli ayrıntılara parmak basıyordu.

    Yahudi asıllı ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Kongre’de yaptığı konuşmada dış yardımların “bir hediye ve hayır işi” olarak görülmemesini hatırlatıyor, “bütün bunlar güçlü bir ABD için yatırım”diyordu! ABD Kongresi’nde otomatik harcama kesintileri üzerine konuşan ABD Dışişleri Bakanı John Kerry her şeyi apaçık ifade ediyordu! Lafı eğip bükmüyor, hiçbir şeyi saklayıp gizlemiyordu. ABD’nin dünyaya yardım adı altında yaptığı harcamaların hiçbirinin hediye ve hayır işi olmadığını açıkça ilan ediyor, yani kimsenin karakaşı, kara gözü için ABD’nin kesenin ağzını açmadığını belirtiyordu. Yapılan yardımların mutlaka ABD’nin çıkarı gözetilerek yapıldığını söylüyor, her kuruşun “Güçlü bir ABD” için harcandığının altını çiziyordu!

    ABD bencilliğinin bu denli açık ortaya çıkmasını bir nebze olsun gizleyebilmek için de “Özgür bir dünya için yatırım” mazeretini öne sürüyordu! ABD’nin özgür bir dünya adı altında dünyayı nasıl kana boğduğunu bilmeyen var mıydı? Biz herkesin bildiğini düşünüyoruz ama hâlâ bilmeyenler varsa dünyaya şöyle bir göz atsınlar! Irak’a baksınlar! Kuzey Afrika’ya baksınlar! Afganistan’a baksınlar! Saydığımız bu ülkelerde ABD hep özgür bir dünya(!) için nasıl çalışmış ve yüz binlerce Müslümana nasıl kıyılmıştı?

    ABD’yi derin devleti olan Yahudi Lobileri yönetiyordu!

    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘kadim dostumuz’ diye iftiharla bahsettiği ABD, Filistin’e gerçekleştirdiği saldırılarla vahşi katliamlara imza atan terör devleti İsrail’in baş hamisi olduğunu ispat niteliğinde bir icraata daha imza atıyordu. İsrail Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Amerikan kuvvetleri ile İsrail ordusu Hamas korkusundan dolayı ilk kez ortak anti-füze sistemini faaliyete geçiriyordu! İsrailli yetkililer gerçekleştirdikleri “Arrow (ok) anti-füze sistemi” testinin başarılı olduğunu ifade ederek, “Arrow 3 Silah Sistemi’ni İsrai’in savunmasında bir dönüm noktası” olarak tanımlıyordu. Arrow anti-füze sisteminin, İsrailli ‘Aerospace’ ve Chicago merkezli Amerikan ‘Boeing’ şirketleri tarafından üretildiği ve İsrail’i hedef alan füzeleri algılayarak saniyede yok edeceği belirtiliyordu. Nihai amacı Türkiye’nin Güneydoğusunu da içine alan Arz-ı Mevud’u kurmak olan İsrail’in ilk hedefinde Gazze bulunuyordu. Siyonistlerin Filistin topraklarında bir asra yaklaşan işgal sürecinde gösterdiği şanlı direnişle Siyonistlere büyük darbeler indiren Gazzeliler, bu yönüyle Büyük İsrail fitnesine karşı İslâm dünyasının yıkılmaz kalesi olma kararlığını devam ettiriyordu.

    İsrail düşman, ABD 'Kadim dost' çelişkisi sırıtıyordu!

    Terörist İsrail’in 1948’de Ortadoğu’da kurduğu işgal devletini ilk tanıyan İslâm ülkesi olma ayıbını üzerinde taşıyan Türkiye, yüzyıla yaklaşan süreçte İsrail’le hep iyi ilişkiler kurmaya çalışıyordu. Türkiye’yi idare eden hükümetlerin birçoğu Filistin sorununa duyarsız kalıyor. Cumhuriyet tarihinde ilk kez Refah-Yol hükümetinde askıya alınan ilişkiler Refah Partisi’nin iktidarından sonraki dönemlerde yeniden eski seviyesine yükseltiliyordu. Siyonistlerin Filistin topraklarında gerçekleştirdiği birçok katliamın emrini veren İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez’i milletin meclisinde konuşturan ve ayakta alkışlayan AKP yönetimi de iktidarının ilk yıllarında İsrail ile dostane ilişkilerini devam ettiriyordu. Başbakan Erdoğan’ın Davos’taki ‘One Minute’ çıkışıyla gerilmeye başlayan Türkiye-İsrail ilişkileri, Siyonistlerin Mavi Marmara’da 9 Türk vatandaşımızı şehit etmesiyle iyice bozulmuş sanılıyordu.

    PKK’yla altı maddelik petrol anlaşması mı yapılıyordu?

    “Brüksel’de yapılan anlaşma, daha sonra Abdullah Öcalan’la İmralı’da görüşülerek 2010 yılında protokole bağlanıyordu” iddiaları doğru muydu? Anlaşmada askerin operasyon yapmaması ve yeni Anayasa da unutulmuyordu:

    1) Asker operasyon yapmayacak. PKK çatışma şartları oluşturmayacak, çatışmadan kaçınacak.

    2) Yeni Anayasa’da Kürtlerin vatandaşlık hakları yeniden kapsayıcı bir dille tanımlanacak. Dil ve kültürel hakları Anayasal güvence altına alınacak.

    3) Kürt sorununun çözümü için PKK-KCK ile dolaylı da olsa görüşmeler yapılacak. Silahların tasfiyesi için ortak bir görüş oluşturulacak.

    4) “Hakikatleri Araştırma Komisyonu” kurulacak. PKK bu komisyonun istediği bilgileri verecek, arşivlerini açacak. İlgili devlet görevlilerinin de ifadesi alınacak.

    5) Öcalan’ın cezaevi koşulları seçim sürecine kadar iyileştirilecek. Silahsızlanma aşamasına geçildiğinde Öcalan’ın İmralı’dan çıkarılarak ev hapsine alınmasına imkân sağlamak için kamuoyu oluşturulacak.

    6) KCK operasyonlarında tutuklanan belediye başkanları ve BDP’liler, mahkemeler tarafından duruşmalar sırasında tahliye edilip salınacak. Genel af seçim sonrasına bırakılacak.

    Hayret, ABD İran’la uzlaşma yolları arıyordu!

    Almanya'nın Münih kentinde 90 ülkenin temsilcilerinin katıldığı Güvenlik Konferansında yaşanan gelişmeler ve verilen mesajlar ABD'nin ikinci Barack Obama döneminde nasıl bir dış siyaset izleyeceğine dair önemli işaretler veriyordu. Obama'nın Dışişleri Bakanı, Savunma Bakanı ve CIA Başkanı adayları yeni dönemde benimsenen doğrultunun ilk ipuçlarını oluşturdu. Münih Güvenlik Konferansında ABD, gecen ay nükleer görüşmelerle ilgili olarak uranyum zenginleştirme çalışmalarının kapsamını genişleteceğini ilan ederek Batılı devletlere meydan okuyan İran’la görüşmeye hazır olduğunu açıklıyordu. Güvenlik Toplantısı aynı zamanda Suriye konusunda "Esad’la çözümün" de kabullenildiğinin sinyallerini veriyordu. ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, Münih Güvenlik Konferansında yaptığı konuşmada İran ile doğrudan görüşebileceklerini belirtip “İran eğer samimiyse kendileriyle doğrudan görüşebiliriz. Amacımız İran'ı kuşatmak değil, nükleer silaha sahip olmasını önlemektir” diyordu.

    SUKO Rusya ve İran ile görüşüyordu!

    Biden, Suriye konusunda Rusya Dışişleri bakanı Lavrov’un yanı sıra BM Suriye Özel temsilcisi Ahdar İbrahimi ve Suriye Ulusal Konseyi (SUKO) Başkanı Muaz El Hatip ile görüşüyordu. Hatip’in Münih’te görüştüğü diğer isimler arasında İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov yer alıyordu.

    SUKO Başkanı Hatip bu görüşmelerin ardından Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad'ı barış görüşmelerine başlama çağrısına olumlu cevap vermeye çağırıyordu. Yani ABD ve İsrail’in bölgede tek ve gerçek düşmanı olarak sadece Türkiye kalıyordu!

    Yandaş medya PKK ağzıyla konuşuyordu!

    Bütün kartlar artık açık oynanıyor, çünkü zaman daralıyordu. ABD’nin Batı Asya’da var olmaya devam etmesi için “İkinci İsrail’in” (Kukla Kürdistan) artık ilan edilmesi gerekiyordu. Ve ikinci İsrail’İN ABD’nin derdine derman olması için denize açılması ve Türkiye’ye doğru genişlemesi planlanıyordu. İsrail ise Müslüman dünyasına AKP’yi kullanarak saldırı hazırlığı yapıyordu. Suriye’ye, Irak’a ve İran’a İsrail saldırısının yandaşı Tayyip Erdoğan oluyordu. AKP’nin sıcak para diktasına dayanan iktidarının devamı Kuzey Irak’ın petrolüne ve doğalgazına bağlıydı ve bu kaynaklara ulaşmak için Barzani ve PKK ile işbirliği şart koşuluyordu. Barzani ve PKK ise ABD ve AKP’ye mecbur ve mahkûmdu. Onun için hepsi kartları açık oynuyordu. Konu, olmak ya da olmamak meselesine dayanmış bulunuyordu.

    PKK’lılara göre; Bölgesel Güç olmak için AKP+PKK ortaklığı kurulmaktaymış!

    PKK yayın organı Özgür Gündem yazarına göre: “ABD’nin Esat sonrasına ilişkin somut planı yoktu. Konuşulan daha çok Rusya ve Çin planıydı. Bu plana göre Esat dahil, tüm kesimler eşit koşullarda seçime girecek ve çıkan sonuç herkes için bağlayıcı olacaktı. Bu plan Kürtlere özerkliği de içeriyordu. İran, Esat, Suriye’deki büyük Arap muhalif grupları ve Irak bu planı destekliyordu. Türkiye ve ona yakın bazı gruplar ve ABD ise önce bu planı kabul etmiyordu. Ancak sonradan ABD’de bu plana eğilim gösterdi ve ardından ABD ile Kürtler arasında da bir diyalog oluştu. ABD tutum değiştirince Türkiye yalnız kaldı. Suriye, dolaysıyla Kürt politikası çökmüş oldu. Türkiye’nin İmralı ile ilişki geliştirmesinin önemli nedenlerinden biri, Irak’tan sonra Suriye politikasında da yalnız kalması ve emperyal mayanın tutmamış olmasıdır. Türkiye ani bir tutum değiştirerek İmralı ile ilişkiye geçerek Kürtler üzerinden “bölgesel konum” kazanmak istedi. Türkiye, Kürtler olmaksızın Ortadoğu da etkin olmayacağını anladı. Nasıl ki Osmanlı döneminde Kürtlerle ilişki kurarak Doğu’ya girmiş ve aynı ilişkiler üzerinden Batı’ya yönelmişse, Bölgesel güç olma arayışını da aynı denkleme oturttu. İmralı görüşmelerin tarihsel planı budur.[1]

    Fetullahçılara göre: “Türkiye ve Irak Kürdistan’ı birbirini tamamlayacak”mış!

    “Türklerle Kürtler sadece ortak tarih ve kültüre değil, ortak çıkarlara da sahiptir. Gelişmeleri yakından izleyen bir Batılı gazeteci şunları yazıyor: “2008’den bu yana AKP hükümeti, Irak Kürdistanı ile tam bir ekonomik entegrasyon politikası uyguluyor. Türkiye’nin Iraklı Kürtlerle yakınlaşması, ekonomik alanla sınırlı kalmayıp siyasi ve stratejik alanlara doğru evrilmekte. Kürdistan zengin kaynaklarıyla Türkiye’ye çok ihtiyaç duyduğu petrolü sağlayabileceği gibi, Irak ve İran’la arasında tampon bölge olabilir…..”[2]

    Tayyip Erdoğan Kürt sorununu çözerek adını tarihe yazacakmış!

    Bu hükümetin dirayetli politikası ile son yıllarda Türkiye ile Irak Kürdistanı arasında giderek derinleşen bir bütünleşme yaşanıyor. (…)

    PKK ise komünistliği de, ayrılıkçılığı da çoktan geride bıraktı. Sıra şiddeti terk etmesinde. İmralı’da tutuklu Öcalan uzun bir süredir buna katkıda bulunabileceğini söylüyor…

    (…) Yeni anayasa Kürt yurttaşların ortak oldukları taleplerin karşılanması, yani etnik temelde ayrıma son, anadilde eğitim hakkı, devletin yerinden yönetim ilkesi temelinde yeniden yapılanması için büyük bir fırsat. Başbakan Erdoğan, PKK isyanını sona erdirerek, Kürt sorununu çözerek tarihe geçebilir. Geçmeli.[3]

    Kerkük politikasıyla PKK sorunu çözüme kavuşacakmış!

    Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tamer Çetin’e göre, Türkiye Kuzey Irak doğalgazı ile üç önemli sorununu çözüme kavuşturacakmış:

    “Birincisi, Türkiye’nin kendi doğalgaz ihtiyacına ilişkin sorunların çözülmesi, ikincisi Türkiye üzerinden ABD doğalgaz talebinin Rusya’ya alternatif bir yolla karşılanması ve belki de en önemlisi (üçüncüsü), buradan kaynaklanacak bir ekonomik entegrasyon ve bölgedeki refah artışının PKK sorununa çözüm olmasıdır.”

    Zaman yazarı bu sihirli formülün nasıl uygulanabileceğini de bulmuş: “Kerkük’ü değiş tokuş edelim!”

    “Türkiye Kerkük politikasında bir değiş tokuş ile karşı karşıya kalabilir. Kerkük, Kürdistan Bölgesel Yönetimine dahil olmalı ve Türkmenler burada ortaya çıkacak refahtan pay almalıdır. (...) Bu büyük refah seviyesi dağdaki PKK’lıları cezbedecek ve onları terörden vazgeçirecektir.”[4]

    Enerjide büyük bir imkân ve fırsat çıkmış, mış!

    Mayıs 2012’de AKP Hükümeti, Bağdat, devre dışı bırakarak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile bir enerji antlaşması imzaladı. Cengiz Çandar bu anlaşma için “tarihsel önemde” dedi. Anlaşma, Bağdat’ı devre dışı bırakarak kuzeyde petrol ve doğalgaz arama ve çıkarmayı, bulunan petrol ve doğalgazın Türkiye üzerinden dünya piyasalarına sunulabilmesini içeriyordu. Hürriyet gazetesinden Erdal Sağlam bu anlaşmayı özetle şöyle değerlendirdi:

    “Türkiye Kuzey Irak’la yaptığı anlaşmayı hayata geçirirken, Irak’ın kendi içinde anlaşma sağlaması için çalışmalı, olmadığı takdirde K. Irak yönetimiyle doğrudan ilişki geliştirmelidir. Özetle, enerjide çok büyük bir imkân ortaya çıktı, bunu da harcamayalım.”[5]

    Bütün Kürtleri içine alan Türkiye, sorunlarını aşarmış!

    İttihatçı Mason Cemal Paşa’nın torununa göre:

    Üniter kalmakta direnen bir Türkiye küçülecek, özerk ya da federatif bir Türkiye büyüyecekmiş… Türkiye’nin Irak Kürtleriyle, Suriye Kürtleriyle bir federasyon çatısı altında birleşmesi gerekirmiş. Musul ve Kerkük’ün yanı sıra Kuzey Irak’taki ham petrol rezervlerinin de olağanüstü zengin olduğu belirlenmiş.. Devletin zirvelerinde bulunanlar Türkiye açısından ne anlama geldiğinin çok iyi farkında olan kişilermiş…Hiç kuşkusuz Irak Kürtleri de üstünde oturdukları bu zenginliğin kendileri için bir refah ve gelecek garantisi olduğunu iyi bilmekteymiş.. Kısacası: Türkiye de, Irak Kürt yönetimi de, karşılıklı iyi ilişkilerin her iki tarafın da çıkarına olduğunun bilincindeymiş.[6]

    “Bölünmüş Irak” ucuz enerji sağlarmış

    “Türkiye’nin Irak’ta Kürt-Sünni Araplardan oluşan bir cephenin neden yanında yer aldığını anlamama yol açan sarsılmaz bir teorim var. Bir adım daha ileri götürürsem Türkiye’nin (İran ve Rusya’ya rağmen) yanı başında bağımsız bir Kürdistan devleti kurulmasını zorlayacağını düşünüyorum.” (...) “Türkiye ilk kez yanı başında bir coğrafyanın vazgeçilmeyecek büyük bir fırsat yarattığını anladı. Tüm kurum ve kuruluşları ile bu hedefe kilitlendi... Yeni her yıl ekonomimizi kırılgan hale getiren enerji ithalatı (faturası) Hükümetin ve Türk ekonomisinin yumuşak kalbi. Türkiye bölgesinde bu ışığı gördü. Ve o ışığa doğru koşuyor.” (...) Türkiye bölünmüş bir Irak’tan gazı daha ucuza alır. Bu gerçek, Hükümetin Kürt meselesini çözerken oyun sahasını genişleteceği anlamına gelir.” [7]

    Türkiye korumazsa ‘Barzanistan’ yaşayamazdı!

    Neçirvan Barzani, Time Dergisine verdiği söyleşide; “Türkiye bizim umut kapımız, Eğer bu umut kapısı kapanırsa Bağdat’a teslim oluruz ve hepimizin çıkarları tehlikeye girer… Bağımsız bir Kürdistan’a her zamankinden daha yakınız…” demiş ve bunu şöyle açıklamış: “Bağımsız Kürdistan için en başta, çevremizdekilerden en az bir ülkeyi (Türkiye’yi kastediyor) Buna ikna etmeliyiz. Denize çıkışı olmayan bir ülke olarak bir ortağımız olmalı. Uluslararası düzeyde bir büyük güç de bunu desteklemeli (ABD kastediliyor)”

    Barzani PKK meselesini nasıl çözeceğimizi de şöyle anlatıyor: “Türkiye’nin bir şeyi anlaması gerekiyor: “Çözmek için siyasi bir karar gereklidir.”[8]

    Milli Görüşçü iken, AB’yi bir Haçlı Kulübü sayan AKP’liler, Şimdi sanki ABD’yi Kâbe, AB’yi kıble ediniyordu!

    Türkiye’nin AB’ye hiçbir zaman alınmayacağını artık Mısır’daki sağır sultan bile biliyor. Ancak bizimkiler ilginç bir direniş sergiliyor. Bazen AB’ye posta koyarak, alay ederek… Bazen de alttan alıp “Ulan ne olur ne olmaz!.. Yumuşak gidelim de herifleri ürkütmeyelim” diyerek… Ve kapılarında yalvararak! (bu süreç devam ediyor) Türkiye’nin AB’ye girmesi için yalvaran kişilerin başında Bay Abdullah Gül geliyor. Başbakan, Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı olarak tüm yabancı konuklara, Ankara’daki yabancı büyükelçilere devamlı dil dökülüyor. Çankaya’da kabul ettiği her yabancıya bu konuda ricalar ediyor.

    Şimdi biraz geçmişe dönelim. Necmettin Erbakan’ın emrinde görev yapmakta olan Refah Partisi Milletvekili Abdullah Gül, AB için acaba o günlerde ne diyordu? Şimdi sizleri bundan tam 18 yıl öncesine götürüyorum. Günlerden 8 Mart 1995… Ve Refah Partisi Kayseri Milletvekili Bay Abdullah Gül Meclis kürsüsünde konuşuyor… Neler dediğini Meclis tutanaklarından aynen, ancak özetleyerek veriyorum. Lütfen dikkatle okuyun, bunların kim olduğunu, nasıl çelişkiler içinde yuvarlandıklarını o tutanaklardan görün:

    “Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım… Gümrük Birliğine girerken halka sormadınız. Hükümet halka sormadan bu işi yapamaz. Bu tavır aslında TEK PARTİ DEVRİNİN tavrıdır. Tek parti devrinde de birçok önemli kararlar alınırken halka hiç sorulmamıştır.”

    “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giremeyeceği kesindir. Bunu Avrupalılar söylemektedir… Çünkü Avrupa Birliği bir Hıristiyan birliğidir. Bunu biz söylemiyoruz, Avrupa’da herkes söylüyor.” “Burada her şey tek taraflı gitmektedir. Türkiye’nin çıkarları söz konusu olduğunda hiçbir direniş, hiçbir ısrar olmamaktadır.” “Bu şudur: Ne pahasına olursa olsun Türkiye, Avrupa Birliğine girecek anlayışıdır. Siz eğer bu zihniyette olursanız, işte o zaman sizi o zenginler köşkünün bahçesinde bir KULÜBEYE böyle koyarlar. Anlaşmaların hepsi kağıt üzerindedir. Türkiye’nin Avrupa Birliğine girip de o bahsettiğiniz avantajlardan faydalanması hikayedir. Böyle bir şey söz konusu da değildir ve olmayacaktır.” “Medyaya bakarsanız (AB’ye girince) Türkiye’ye zenginlik gelecek, mallar girecek, bir pembe tablo. Ama siz bunları borçla alacaksınız. Türkiye tüketim ekonomisine yönelecek, halkın beyni yıkanacaktır. Türkiye’de çıkarcılar bunun peşindedir.

    Türkiye’yi bu duruma getirenler SUÇLUDUR! (AB’nin peşine takılarak) Türkiye’yi daha da FAKİRLEŞTİRECEKSİNİZ. Bu, uzun vadede görülecektir. Değerli arkadaşlar, aslında bu konu (AB konusu) çok derindir. Orada Türkiye’nin karşılaştığı tavrı hepimiz biliyoruz. Nasıl tek taraflı ve ikiyüzlü bakıldığını, Türkiye’nin nasıl aşağılandığını görüyor ve utanıyoruz.”

    “Dün Brüksel’den dönen heyet burada neşeli şeylerle karşılandı. Ben kendi adıma utandım bundan. Avrupa’nın zenginler kulübünün köşkünde, bahçedeki bir kulübeye girdik diye sevinerek geldiniz. Hâlbuki ben şunu hatırladım: Bizim atalarımız bir gün Avrupa’ya nasıl gitmişlerdi. Osmanlı, Avrupa’ya nasıl gitmişti. (Kafaya bak, kafaya!) Ben bunu karşılaştırarak doğrusu çok üzüldüm! Kapitalist onlar.”

    Hey gidi günler hey!.. 1995 yılında Necmettin Erbakan ağzıyla konuşan ve o gün bazı doğruları dile getiren şahıs, sonraki yıllarda iktidar oluyor, alıyor eline AB havucunu ve dün kınadığı olayı savunarak Türk milletinin karşısına çıkıyor. Hem de sırasıyla Başbakan, Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı kimliği ile! Şimdi -hiçbir yanıt veremeyeceğini bildiğim halde- kendisine soruyorum:

    “Beyefendi, o gün söylediklerin mi doğruydu, AKP döneminde AB’nin peşinden koşmaların mı? Eğer geçmişteki sözlerin doğruysa, şimdi milleti AB peşinde kandırıyor ve uyutuyor musunuz? Eğer AKP dönemindeki sözlerin ve şimdi AB peşinde koşmaların doğruysa, milleti geçmişte mi kandırıyordun? Bu 180 derecelik dönüşün ve akıl almaz çelişkilerin nedeni nedir?”

    2002 yılında iktidar oldular, Türk milletini “AB’ye ha girdik, ha gireceğiz. Koyacaksın cebine pasaportunu, Avrupa’da iş bulacaksın ey benim vatandaşım” diye uyuttular. Uyuturken hep AB ninnileri söylediler!” Diyen Emin Çölaşan (3 Mart 2013) AKP iktidarının yanlışlıkları ve yıkımları bahanesiyle, hala Erbakan Hoca’ya sataşmaktan kendini alamıyordu. Çünkü bunların Erbakan’a hınçları İslam’a olan gıcıklıklarından kaynaklanıyordu. Ve AKP’ye de “Erbakan’ı takipçisi ve İslam’ın temsilcisi” diye saldırılıp halkımız AKP tuzağına itiliyordu.

    Şimdi Celal Bayar, Adnan Menderes ve arkadaşlarının CHP’den ayrılıp DP’yi kurmaları, hatta İsmet İnönü’nün devrim tahribatları yüzünden kalkıp Atatürk’ü suçlayıp sorumlu tutmak, nasıl bir hezeyan ve haksızlık olacaksa, AKP ve Erdoğan bahanesiyle iki de bir Erbakan’a hırlamak ta aynı vicdansızlık ve mantıksızlık olmuyor muydu?

    Bu marazlı takımına sormak gerekiyordu:

    AB’ye girmeyi ve Batı ile bütünleşmeyi, tüm Kemalist ve Masonik kesimler, Atatürk’ün “muasır medeniyete ulaşma hedefi” saymıyor muydu? Ve şimdi AKP sizlerin bu kutsal hedefini gerçekleştirmek için çırpınıyorsa, Onu desteklemeniz gerekmiyor muydu? Yok eğer “AB’yi, emperyalist bir asimilasyon süreci ve Türkiye’yi sömürgeleştirme projesi” olarak görüyorsanız, bir ömür boyu bu gerçekleri haykıran Erbakan’a saygı duyup sahiplenmeniz beklenirken, bu derin kin ve öfkeniz, hangi gizli ve kirli tıynetinizi açığa vuruyordu?

    28 Şubat’ın işbirlikçi figüranlarından “Şahsiyetli dış politika” beklemek uygun muydu?

    Demokrat Parti Yüksek Danışma Kurulu Üyesi / Eski Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri Emekli Kurmay Albay Ümit Yalım’ın şu soruları hala yanıtını bekliyordu:

    Tayyip Erdoğan'a 28 Şubat ile ilgili olarak basın yolu ile bazı sorular yönelttik ve“Erdoğan'ın 28 Şubat'ın neresinde?” olduğu sorusunu kamuoyunun gündemine getirdik. Erdoğan'a, “İstanbul Belediye Başkanı olduğu dönemde, Çevik Bir, İstanbul MİT Bölge Başkanlığı ve Ali Kalkancı ile olan ilişkilerini” sorduk. Erdoğan'a, “Başbakanlık döneminde Sincan'da yürütülen tank birliğinin bağlı olduğu generali neden ödüllendirdiğin?” de sorduk. Ancak, Erdoğan sorularımızın hiçbirisine cevap vermedi, veremedi. Sükût ikrardan gelir. Böylece sorularımızın cevabının evet olduğu ortaya çıktı.

    Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu, birçok konuda araştırma yaptı. Komisyon Başkanı AKP'li Nimet Çubukçu/Baş, Alt Komisyon Başkanı ise AKP'li Şirin Ünal'dı. Baş-Ünal ikilisi, 28 Şubat sürecinde psikolojik harekât maksadıyla görevlendirildiği söylenen Ali Kalkancı'yı komisyona davet etmedi. Tayyip Erdoğan'ın, Ali Kalkancı'nın arkadaşı olduğunu söyleyen Emire Kalkancı da komisyona davet edilmedi. Deniz Baykal komisyona, Çevik Bir ile hiçbir yerde ve hiçbir zaman görüşmediğini beyan etti. Ancak, Tayyip Erdoğan, Çevik Bir ile ilgili soruların hiçbirisine cevap veremedi. Tayyip Erdoğan'ın 28 Şubat'ın neresinde olduğunu çok iyi bilen Baş-Ünal ikilisi, komisyonda hiç ilgisi olmayan kişilerin dinlenmesini sağlayarak hedef saptırdılar ve gerçeklerin ortaya çıkmasını engellediler. Peki, Alt Komisyon Başkanı AKP'li Şirin Ünal kimdir?

    Şirin Ünal, Genelkurmay Başkanlığı Karargâhı’nda, 2008-2010 yılları arasında, Komuta Kontrol Daire Başkanı olarak, Hava Pilot Tümgeneral rütbesi ile görev yapmıştı. Ünal, Silahlı Kuvvetlerde önceleri koyu bir AKP karşıtı olarak tanınmakta ve Tayyip Erdoğan'ı çok ağır ve sert dille eleştiren bir general sanılmaktaydı!?

    Ünal'ın ilk icraatı, Yunan askeri helikopterinin, 31 Aralık 2008 tarihinde yaptığı hava sahası ihlalini, Genelkurmay internet sitesinden kaldırmakla başladı. Yunanistan Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı Didim açıklarındaki Bulamaç Adası'na helikopterle giderek adadaki Yunan askerlerini ziyaret etmişti. Türkiye Cumhuriyeti'ne ait olan Bulamaç Adası'nın Yunan işgali altında olduğu ortaya çıkıyordu. Ünal, AKP'nin foyası meydana çıkmasın diye, Dışişleri Bakanlığı'nda görevli Büyükelçi Haydar Berk ile görüşerek haberi siteden kaldırdı. Ancak haber, Yorgo Kırbaki'nin imzasıyla 03 Ocak 2009 tarihli Hürriyet gazetesinde yayımlandı. Devletin Anadolu Ajansı tarafından da, 05 Ocak 2009 tarihinde Yunanistan Cumhurbaşkanı'nın Didim açıklarındaki Eşek Adası'na giderek denize haç atma töreni yaptığı haberi veriliyordu. Türk Adası olan Eşek Adası'nın da Yunan işgali altında olduğu ortaya çıkıyor ancak kamuoyu tarafından algılanamıyordu.

    Şirin Ünal'ın ikinci icraatı, Aktütün karakolu'na PKK'lı teröristler tarafından yapılan saldırı sonrasında yaşandı. Ünal, saldırı sonrasında Ankara'ya dönen Genkur. Bşk. ve Kuvvet Komutanları hakkında çetele tutmuş ve komutanların uçağa biniş saatleri ile Ankara'ya iniş saatlerini ceride haline getirmişti. Ünal'ın hazırladığı ceride, Taraf Gazetesi'nde, Baransu'nun imzasıyla, noktasına ve virgülüne kadar aynı şekilde manşetten yayımlandı. Bilgisayar'dan iki suret renkli çıktı alan Ünal, ceridenin bir suretini gösterebildi ancak ikinci suretinin nerede olduğunu açıklayamadı. Ünal'ın elinde bulunan ikinci suret nasıl olmuşsa Baransu'ya ulaşmış ve Taraf'a manşet olmuştu.

    Pilot Tümgeneral Ünal'ın üçüncü ve en ilginç icraatı, anlaşmalara aykırı bir şekilde Amerikan Silahlı Kuvvetleri'ne destek vermesi idi. Ünal, emrindeki subaylar üzerinde baskı kurarak, Amerikan Büyükelçiliği'nin, ikili anlaşmalara aykırı taleplerinin süratle karşılanmasını sağlıyordu. Ankara üzerinde uçarken, teknik arıza gerekçesiyle iniş izni isteyen Amerikan uçakları, Ankara yerine Adana/İncirlik üssüne iniyordu. Amerika, Şirin Ünal sayesinde, Adana İncirlik üssünü Sam Amca'nın çiftliğine çeviriyordu. Şirin Ünal, Amerika'ya ve AKP'ye olan hizmetlerinin karşılığını almış ve AKP milletvekili yapılmıştı. Büyükelçi Haydar Berk ise, ödül olarak NATO Daimi Temsilcisi sıfatıyla Brüksel'e atanmıştı.

    Şirin Ünal'ın, Silahlı Kuvvetler'de görev yaptığı dönemde, terfi etmesine engel olarak gördüğü havacı general arkadaşları ve komutanları, ne hikmetse Balyoz davasında tutuklanıp, yargılanarak ağır cezalar alırken Ünal’a hiç dokunulmamıştı ve sanki Silahlı Kuvvetler’in içinde Truva Atıydı. Şimdi de AKP'nin içinde Truva Atı gibi görev yaparsa hiç şaşmamak lazımdı.

    28 Şubat sürecinde, bir belediye başkanı İstanbul MİT Bölge Başkanlığı'nı ziyaret ediyor ve yapılan ziyaretler sesli ve görüntülü olarak kayıt altına alınıyordu. Ziyaret sırasında, MİT Bölge Başkanı G…. Bey, belediye başkanına babacan tavrı ile "bak   T….., sen akıllı adama benziyorsun, ama aklını kötüye kullanma!" diyerek tavsiyede bulunuyordu. Ziyaret sonrasına denk gelen günlerde, el altından basına servis edildiği anlaşılan kasetler televizyon kanallarında yayınlanıyor ve Refah-Yol hükümetine karşı psikolojik harekat yapılarak kamuoyu oluşturuluyordu. O belediye başkanı Tayyip Erdoğan mıydı? Erdoğan muhtemelen bu soruya da cevap veremezdi ama "o belediye başkanı ben değildim" de diyemezdi. (Demek ki gerçek belgeleriyle ellerinde duruyordu)

    28 Şubat sürecinde yapılan psikolojik harekâtın en önemli aracı, Ali Kalkancı ve müritlerinin zikir görüntüleri idi. O süreçte bir televizyon programına çıkan Tayyip Erdoğan, Ali Kalkancı'nın arkadaşı olmadığını iddia ediyordu. Ancak canlı yayına telefonla katılan Emire Kalkancı, Erdoğan'ın 65 milyon insanın gözünün içine baka baka yalan söylediğini belirterek, Erdoğan'ın evlerine gelip gittiğini ve kocası Ali Kalkancı'nın yakın arkadaşı olduğunu söylüyordu. Ve o süreçte, bir belediye başkanı, Selimiye camisinin yanından geçerek 1 nci Ordu Karargâhı’na giriş yapıyor ve Çevik Bir ile baş başa tam 2,5 saat görüşüyordu. Görüşmeyi izlemek üzere gelen basın mensupları karargâha alınmadı. Çevik Bir görüşme sonrasında, belediye başkanı için, "bu öyle bir adam ki Necmettin Erbakan'ı sırtından hançerledi" diyordu. O belediye başkanı Tayyip Erdoğan mıydı? Erdoğan muhtemelen bu soruya da cevap veremezdi ama "o belediye başkanı ben değildim" de diyemezdi. (Çünkü o takdirde belgelemek kendilerine düşüyordu)

    28 Şubat'ın en önemli olayı Sincan'da yürütülen tank birliği oluyordu. İntikal planları önceden hazırlanıyor, her tank ve kariyerin intikal sırası ile intikal güzergâhı ayrıntılı bir şekilde belirleniyordu. Sincan'da yürütülen tank birliğinin bağlı olduğu General, Yüksek Askeri Şura Başkanı Tayyip Erdoğan tarafından, a) 2006 yılında görev süresi uzatılarak, b) 2007 yılında orgeneralliğe terfi olunarak ve c) 2010 yılında da Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na atanarak tam üç sefer ödüllendiriliyordu. Aslında, Tayyip Erdoğan, anılan generalin nezdinde 28 Şubat'ı ödüllendirmiş bulunuyordu. İşte bu ödüllendirme, "28 Şubat’ın Türkiye ayağının 1 numarası Tayyip Erdoğan mı?" sorusunu da beraberinde getiriyordu!? 28 Şubat soruşturması sivillere dayanınca, Tayyip Erdoğan, "bir dalga, iki dalga, kusura bakmayın bu dalgalarda Türkiye boğulur" açıklamasını yapıyor ve soruşturma tek sivil Kemal Gürüz ile sınırlı kalıyordu. Kendi telaşlı ve tedirgin beyanlarından, 28 Şubat soruşturmasının Tayyip Beye uzanacağı ve boğulacaklar arasında Erdoğan'ın da olacağı açıkça anlaşılıyordu.”[9]



    [1] Delil Karakoçan, Özgür Gündem, 6 Ocak 2013

    [2] Şahin Alpay, Zaman, 8 Ocak 2013

    [3] Şahin Alpay, Zaman, 8 Ocak 2013

    [4] Tamer Çetin, Zaman, 18 Haziran 2012

    [5] Erdal Sağlam, Hürriyet, 29 Mayıs 2012

    [6] Hasan Cemal, Milliyet, 9 Ağustos 2011

    [7] Habertürk, 2-3 Mayıs 2012

    [8] Sadi Somuncuoğlu, Yeniçağ, 5 Ocak 2013

    [9] 01.03.2013, http://www.ekonomigundemi.com/.

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

     

    Bu Haber 5220 defa okunmuştur.
    Dost Siteler...
    www.millicozum.com
    www.necmeddinerbakan.net

 
Yorum Ekleyin
Yorum eklemek için üye olmanız gerekmektedir.
 
Telif Hakkı: Prof. Dr. Necmettin Erbakan - NecmettinErbakan.Net, Necmettinerbakan.org | Milli Çözüm Dergisi | AhmetAkgul.Net | MealiKerim.com | İLETİŞİM |RSS